Kontrol merakı, özellikle hastalık hastalığı, anksiyete, panik atak ya da siberkondria gibi rahatsızlıklara sahip insanlarda sıkça görülür. Bu insanlar “yeterince akıllı olma, önlem alma ve her ihtimali düşünme” ile hayatın kaosunu düzene çevirebileceklerini varsayarlar. Ancak bu zihinsel strateji, bireysel güvenliği sağlama çabasının ötesinde çoğu zaman bir tahakküm aracı hâline gelir. Kontrol tutkusu, başkaları üzerinde de düzen kurma eğilimini beraberinde getirir.
Bunun karşısında “kitlelerin zekâsı” dediğimiz şey ise farklı işler. Kitleler, her bireyin asgari düzeyde önlem alması ve tutarlılık göstermesi sayesinde, bireylerin çok ötesinde bir kontrol ve güvenlik kapasitesi yaratır. Aslında kitleler gibi bireyler de hata yaparak öğrenir ama bu öğrenim ölçeksel olarak daha sınırlıdır. Kitlelerin öğrenme tarzı, bir güvenlik yönteminden çok bir kakafoniye benzer: Yanılgılar, çelişkiler ve hatalar, toplumsal deneyimin parçası hâline gelir ve bu deneyimler güvenlik duvarlarının tuğlalarını oluşturur. Bu nedenle, bireylerin aldığı önlemler bile, özünde toplumun daha önce tesis ettiği bilgi, deneyim ve güvenlik ortamının ürünüdür.
Johari Penceresi Modeli burada anlamlıdır. İnsanların bildikleri, bilmedikleri, başkalarının gördüğü ama kendilerinin fark etmediği ya da ne kendisinin ne başkasının farkında olduğu kör noktaları, bireysel kontrolün sınırlarını hatırlatır. Kontrol düşkünü kişilikler çoğu zaman bu pencerede “bilinmeyen” alanı yok saymaya çalışır. Fakat tarih göstermiştir ki, bilinmeyenin varlığı kitleler için bir tehdit değil, öğrenme fırsatıdır.
Tarihte dünyaya etki etmiş bazı hasta, takıntılı ya da kontrol düşkünü figürler —örneğin bilim insanları, liderler ya da sanatçılar— bireysel zekâ, disiplinleri ve çoğu kez gürültülü, kaotik zihinleriyle dominant eserler ortaya koymuşlardır. Bu eserler, kitleleri harekete geçiren bileşenler hâline gelmiş, toplumsal dönüşümlere yol açmıştır. Ancak ne kadar güçlü ve dominant görünürlerse görünsünler, bu figürlerin eserleri bile toplumun yanılma-öğrenme-güvenlik zemininde var olmuştur. Birey, soyut bir öznellikten değil; toplumun ona sağladığı geçmiş deneyimlerden, güvenlik önlemlerinden ve bilgi mirasından beslenmiştir. Bu nedenle bireyin görevi, bir “borç” olarak bu süreci hızlandırmaya kanalize olmak, yani toplumsal öğrenmeye katkı sunmaktır.
Yine de burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Kontrol düşkünü bireyler, sosyal olarak çoğu zaman anti eğilimler gösterir. Sosyopat olmak zorunda değillerdir; ama dümen tuttuklarında toplumun her ferdini özünde değerli olarak görmeyebilirler. Bu, bireysel zekânın toplum için dönüştürücü olduğu kadar tehlikeli de olabileceğini gösterir.
Bu yüzden kurulacak denge yalnızca kurumlar aracılığıyla sağlanabilir. Kurumlar, besinlerini demokrasi, etik, bilimsel akıl ve deneyim gibi damarlardan alır. Bireylerin kaotik zihinsel enerjisi, kitlelerin kakafoniden öğrenme kapasitesi ve kurumların kurumsal hafızası birleştiğinde, hem bireysel hem toplumsal güvenliğin daha sağlam temeller üzerinde yükselmesi mümkün olur.