Bir metni anlamak…
Kulağa sade gelen bu eylem, aslında insanın kendisini anlamasının en karmaşık biçimidir.
Çünkü anlamak hiçbir zaman yalnızca “başkasının ne dediğini çözmek” değildir; her anlam, kendi varoluşumuzun yankılandığı bir alandır.
Bu yüzden, özgünlük dediğimiz şey yani “kendi fikrimizin kendine aitliği” aslında sürekli olarak başkalarının seslerinden, geçmişten, dilden ve gelenekten süzülen bir yankıdan başka bir şey değildir.
Benim kanaatim şu:
Herhangi bir düşünce, ister araştırmada ister felsefede olsun, daima bir başkasının kastı üzerine kendi kasıtlarımızı çoğaltma sürecidir.
Yani biz, birini “anlamaya” çalışırken bile onun düşüncesini yeniden kurar, kendi tarihsel bilincimizle karıştırır, dönüştürürüz.
Bu nedenle özgünlük, çoğu zaman sadece güdümlü bir yanılsama olarak belirir; “özgün” sandığımız fikirler, aslında daha önce söylenmiş şeylerin farklı bağlamlarda yeniden parlamasından ibarettir.
Yine de bu yanılsama zararlı değildir; hatta bazen verimli olabilir. Çünkü yanlış anlamalar, düşüncenin hareketini sürdürür.
Anlamanın kendisi, verimli bir yanlış anlamadır.
Gadamer: Geleneğin Konuşması Olarak Anlama
Hans-Georg Gadamer, anlamayı tarihsel bir gelenek zinciri içinde düşünür. Örneğin Platon'un yarattığı bir Batı Felsefesi'ni Platon'a karşı geleceksek bile onun yarattığı bir felsefe dünyası içinde yaparız. Onun kavramları ile düşünürüz. Bu bir geleneği temsil eder.
Buna göre anlam hiçbir zaman bireysel bir bilinç eylemi değildir; dil bizi konuşur, biz dili değil.
Bu yüzden “yazarın ne kastettiğini anlamak” diye bir hedef, hermeneutik düzlemde mümkün değildir.
Çünkü “kast” bile tarihsel bir bilinç durumudur; aynı yazar on yıl sonra kendi metnini okusa, okuyan kişi bile artık o kişi değildir dolayısıyla kendi niyetini bile yeniden yorumlamak zorundadır.
Gadamer, anlamayı ufukların birleşmesi (Horizontverschmelzung) olarak tanımlar.
Yani metnin ufku ile okurun ufku karşılaştığında, ikisinin ötesinde yeni bir ufuk doğar.
Bu doğuş, özgünlüğün asıl kaynağıdır ama o özgünlük “benim” değildir geleneğin, dilin ve tarihin kendi içindeki yankısıdır.
Bu yüzden Gadamer’e göre anlamak, hiçbir zaman doğruya ulaşmak değil, geleneği yeniden canlandırmaktır.
Her yeni okuma, o geleneğin kendisini biraz daha dönüştürür.
Derrida: Ertelenen Anlamın Oyunu
Jacques Derrida ise Gadamer’in tarihsel süreklilik fikrini bir adım öteye taşır.
Ona göre anlamın bir merkezi yoktur; her anlam, bir başka işarete gönderme yaparak ertelenir ve farklılaşır bu, onun ünlü kavramı olan différance’dır.
Bu nedenle bir metnin sabit bir anlamı yoktur; her okuma, anlamı yeniden dağıtır.
Derrida bu durumu şöyle özetler:
“Bir metnin dışı yoktur (il n’y a pas de hors-texte).”
Bu ifade, dış dünyanın varlığını inkâr etmez; yalnızca şunu söyler:
Bir anlamın doğruluğu, daima başka anlamların izlerine dayanır.
Dolayısıyla özgünlük, yapısal olarak imkânsızdır.
Çünkü sen bir cümle kurduğunda, kelimelerin hepsi zaten senden önce konuşulmuş, binlerce kez kullanılmıştır.
Senin “yeniliğin”, ancak o kelimelerin yeni bir düzenlenişi olabilir.
Ama tam da bu imkânsızlık sayesinde düşünce tükenmez: anlam sürekli ertelendiği için, her yeni yorum yeni bir anlamın doğumudur.
Özgünlük Arasında Kalmak: Hermeneutik ve Yapısöküm Arasında Bir Düşünce
Benim durduğum yer, Gadamer’in geleneğe gömülü anlam anlayışı ile Derrida’nın anlamın kayganlığı düşüncesi arasındadır.
Özgünlük ne tamamen bir yanılsamadır ne de bütünüyle mümkündür; o, olumsal bir süreçtir.
Bazen verimli, bazen verimsiz bir yanlış anlamadır.
Bazen düşünceyi açar, bazen onu kendi içine kapatır.
Ama her durumda, “özgünlük” dediğimiz şey, anlamanın kendi farkındalığından doğar:
Kendi anlam verme eylemimizin aslında bir yorumlar zincirinin devamı olduğunu fark ettiğimiz anda, gerçek anlamda özgün oluruz çünkü bu kez özgünlük bir iddia değil, bir bilinç hâline dönüşür.
Bu noktada, Gadamer’in geleneği yaşatma fikriyle Derrida’nın anlamın sonsuz ertelenmesi birleşir.
Anlamak, artık bir “doğruyu yakalama” eylemi değil, anlamın her defasında yeniden doğduğu verimli bir yanlış anlama sürecidir.
Her okuma, bir öncekinin yankısını taşır ama aynı zamanda onu değiştirir.
Yazar, metin ve okur arasındaki sınırlar çözülür; anlam bir nehir gibi akar, her kıvrımında başka bir yüz gösterir.
Özgünlük, Farkındalığın Kendisidir
Eğer özgünlük artık “ilk olma” anlamına gelmiyorsa, onun yerini “farkında olma” almıştır.
Bir fikrin bize aitliği, onun kaynaklarından kurtulmakla değil, o kaynakların içinden nasıl geçtiğimizi bilmektir.
Dolayısıyla özgün düşünce, bağımsızlığın değil, bilinçli bağımlılığın ürünüdür.
Bir düşünce özgünse, bu onun “ilk kez” söylenmesinden değil, “yeniden söylenişindeki farkındalık derinliğinden” gelir.
Ve belki de tüm felsefenin en insani yönü burada yatar:
Anlamak, aslında yanlış anlamaktır;
ama bazı yanlış anlamalar, insanlık tarihinin en doğru yanlış anlamalarını doğurur.