23 Temmuz 2025 Çarşamba

Bilmek ve Farkında Olmak


Acaba bilmeli miyiz yoksa farkında mı olmalıyız?

Bir şey hakkında bilgisi, mâlûmâtı olmak, o şeyi öğrenmiş bulunmak bilmek olarak ifade edilir.
Farkında oluş kendi dışındaki gerçekleri, nesne veya olguları bilme durumu olarak tanımlanır.
Kendi hayatının öznesi olan insan,bilme durumunda sanki bildiğine dair mülkiyet sahibi gibi tanımlanırken farkında olmak konusunda daha silik bir yapıya sahip görünüyor.Tanımlar bize bilmede öğrenmiş olunan ve artık cebimizde bulunan harcanmaya müsait bir cephane iması yapıyor. Farkında olmakta ise kendimiz dışında olan şeylere vurgu daha ağır görünüyor.Ancak tam burada yanılma payının ve eleştirel düşünmenin önüne bilmek tanımında yani öğrenmek odağında bir bariyer konuluyor. Kişiler, sahiplendiği deneyimleri,ezberleri ve öğretileri bir mülkiyet çatısında değerlendiriyor ve tıpkı dil,din,eş, çocuk, akraba,soy ve kültür gibi bilgiyi de dokunulmaz ve kutsal bir boyuta sokuyor.Böylelikle insanların doğrularına karşı şüphe tohumları ekilemiyor.Bu da maalesef kritik edemeyen bir yığın yaratıyor.Kaygım, insanların septikler gibi sürekli her şeyden şüphe ederek ontolojik olarak nihilist ya da sürekli "var oluş sebebim ne" diyerek mental olarak derealize bir insan topluluğu beklentisi değil.Her birey her an ne ontoloji ne epistemoloji yapmak zorunda değil zaten.Bu belki sadece kıtacıların ya da belki fransız entellerinin mastürbasyonu olabilir. Ama eminim benim için korkunç bir görüntü olarak anılır.Her sahipli öğrenime, en azından bir "acaba yüzdeliği" bırakmak gerektiğini düşünüyorum.Kutsalların birçoğu(din,dil,oğuzluk vs.)benim de sahiplendiğim kutsallar. Ancak kutsalları, benlik adlı bilinç ve bilinç öncesi hâli otokontrol sanrısı olabilme ihtimali olan (bkz:kontrollü halisünasyon/Seth,2016/.https://aeon.co/essays/the-hard-problem-of-consciousness-is-a-distraction-from-the-real-one) bilinçaltı hâli ise tamamen bizden bağımsız olan üç gözlü odaya kilitleyip yine eleştirel olmayan kalıp ve örtüşen deneyimlerle beslersek hiçbir yere varamayız.Aksine hata payı bırakılan şeyler yeni sorular doğurabilir ve hata payı mevcut hâllerini sürekli olarak her alımlayıcı bireyde yeniden yapılandırır. Evet bu biraz rölativizme kapı aralayan bir yapı ama

Leibniz,evrenin işleyişindeki ahengi ve güzelliği açıklarken şuna benzer bir benzetme yapar:

Bir tabloyu çok yakından incelediğinizde, sadece renkli noktalar, dağınıklık ve hatta çirkinlik görebilirsiniz. Ama tabloya uzaktan ve bütün olarak baktığınızda, bu noktaların bir uyum ve düzen oluşturduğunu, hatta estetik bir güzellik taşıdığını fark edersiniz. Bu düşünce bize kesitsel görüşlerin bütüne ve bir tekilliğe hizmet ettiğini ifade ederken mercek değiştirmek ile kaotik düzlemi de görebileceğimizi belirtir.İşte düşüncelerde bırakılacak hata payları,sınırlı empatiye sahip kesitlerimizin sinapsları gibi düşünülebilir. Böylelikle daha büyük bir amacın nesnesi olma fırsatı doğar ve nihahi amaç veya kutsallarımız kurumayacak bir pınar gözü gücü kazanır. Yani eleştirel bir pay bırakmak aslında kutsalları yok etmek değil onu geleceğe taşıyarak yaşatmak demektir.Bilmek, bizim bu genel şablonlarımıza tıkayıcı bir etki yapar.Fakat farkında olmak veya farkındalık,insanları tam olarak kestiremese de bir şeylerde yanılma payı bırakır ve buna ilave olarak ayrım denilen kavramı ortaya çıkarır. Yani farkındalık aynı zamanda bize tasnif etme potansiyeli de yaratır. Piaget'e göre 
deneyimler beyinde şemalar olarak yerleşir ve yeni şemalar ile dengesiz hâle gelerek bilginin üzerine yenisi eklenerek yeni bir inşa süreci başlar.Nihayetinde yeni bir şema oluşur. Bu tür son basamağına gelmiş şemalar insanda "güven" hâlini doğurur.Bir deneyim hâli "evet ben bunu biliyorum korkulacak bir durum söz konusu değil"yorumuna benlik bir sütun olarak yaslanır.Ancak farkındalık hâlinde kişi dengesizlik fazında kalır bu eleştirellik,yaratıcılık ve tasnif yeteneği demektir.Farkındalık;beynin mevcut bilginin ve durumların yanlışlarını elemesiyle o bilgiye yeni ve geçerli bilgileri raptederek hem mevcut bilginin bir katmanda muhafazasını sağlar hem de gelişim seyrinde yeni ürünler ortaya koyar.Bunları yaparken ayrımları da ayrı bir zihinsel çekmeceye koyar. Farkındalık da bir bilme hâli denilip daha büyük bir bilme kümesi içine sokulabilir.Ama farkındalığı bilgideki "bilme" hâlinden ayıran nokta bir "bilememe" hâlini de beraberinde getirmesidir.Bu beraberlik farkındalığın dualitesiyken bana göre bilmedeki "bilme" hâli bilmemenin bir bütünü değil ayrık bir hâlini ifade etmektedir.Dolayısıyla bu itiraza böyle itiraz edebilirim.Tüm bunlardan hareketle insanlara büyük bir önerim olmayacak elbette ama konuşurken veya üzerine düşündükten sonra "farkındayım" eylemini "biliyorum" eylemine tercih etmenin daha mantıklı olabileceği kanaatindeyim. Ya da "biliyorum" eylemini bu yazı sonucu artık "farkındayım" gibi kullanmak bile işlevsel olabilir. Ya da bilmek ve farkında olmak arasında bir "ayrım" yapabilecek farkındalığın olması bile benim için yeterli gelebilir. :)

Dipnot: Vâkıf olmak ve hâkim olmak arasında da bu saydığımız özelliklere benzer ama içinde ayrım olan noktalar vardır. Hâkim olan bir kişi bilgiyi yönetecek ve yön verecek şekilde hem içinde hem kuşbakışı olarak bilginin planlayıcısı,yöneticisi ve uygulayıcısı şeklinde ayrı ayrı rollere bürünebilir. Vakıf olan çoğunlukla ya bilir ya uygular ama öğrenciye daha yakındır. Oysa hâkim olan ustaya daha yakındır. Kelimelerin kabul gören ve bir anlamının diğerini de kapsadığı sözcükler semantik bir sorundur. İnsanlar, bir anlamın kastını daha yakın anlaması için hem verilen anlamı hem de aksedilen farkları daha iyi bilmelidirler.

21 Temmuz 2025 Pazartesi

Çivilenmiş

 Bir daha hiç kımıldamayacakmış gibi görünüyordu. 

Etrafını dedikodular kuşatıyor başkalarının deneyimleri bazen uğultu bazen kakofonik bazen doğrudan olacak şekilde duyuluyordu. Duyulmayanlar işitmeydi belki tamam ama ses perdeleri yükseldikçe iddialı söylemler, her iletişimde yeniden yaratılan karakterler kişisel çemberini daraltıyordu. Oysa yanındaki pencereden yağmurların önce hilânine sonra çatısına hücum ettiği bir şadırvanı izlemek istiyordu. Şadırvan, etrafından gün içinde belki binlerce insan geçen etrafı sandalyelerle ve kafelerle çevrili belki biraz etrafında yeşillik barındıran cinstendi. Kafeler, pepsi dolabı, pepsi semsiyesi, algida şemsiyesi, birkaç tabela, optikçi ve bir de fotoğrafçı... İzlediği şadırvan ne kadar da şadırvana yakışan bir yerdeydi.Üstelik "bu su verir serinletir ve abdest alırsın"denilen işlevsel tanımlarını da yağmur bozuyordu.Yağmurlar şemsiyeleri nasıl harekete geçiriyordu.O kımıldayamıyor,iki kızın sesi belki kalkan olur diye eline aldığı kitabına taşıyordu.Kızlar sürekli yeni şeyler konuşuyor formunda aynı şeyi yineliyorlardı:"Ben farklıyım".Aklı almıyordu bu cümle dilin başka kelimeleriyle nasıl kabul edilebilir bir hâle geliyordu.Bir de sürekli kendini yeniden tanımlamalar vardı."Hiç bitmeyecek mi bu kuşatma" diye düşündü. Zaten kıpırdayabilse oradan kaçacak ama çivilenmiş gibi tüm bu seslere maruz kalıyordu. Dediğim gibi işitme mesele değildi ama istemese de dinliyordu. Kulak misafiri kelimesinin böyle durumlarda bir martaval olduğuna inanıyordu. Kendisi misafir olmuyor aksine iletişimlerle saldırıya uğruyordu.Neyse ki yakındaki kızlar kalktı.Oturduğu,ama şimdi çivilendiği desek daha doğru olur, mekanın gediklisi olan kedi garip bir miyavla sandalyesine atladı.Hareketsizlik sürekliydi, süreklilik nasıl hareketsizdi? Bunu düşünürken kedi sesi kısılmış bir traktör mırıltısıyla karnına uzandı ve uykuya daldı.Sabit kaldığı pozisyon biraz içeriyi biraz dışarıyı görür şekildeydi.Yol görünüyordu.Bir yandan da yolda eskiden kuş vurduğu lastik sapanları anımsatan bir yuvarlak Y içinde çöp kutusu görünüyordu. Şemsiyeleri görüyordu ama üzerlerine keyfine göre etiket yapıştırıyordu.Çiftler, arkadaşlar, işleriyle sevişenler, nadiren emekliler.Çivilenmek bir ses hassasiyeti mi yarattı bilinmez genelde konuşulanları duyuyordu.Pencere ardında ve iki kat mesafe farkı olması bir şey değiştirmiyordu. Halen duyuyordu. Mesela çiftler içindeki erkeklerin kızlara yalandan vaatlerini duyuyordu. Bu yalan türü kadim gecmişimize uzanan bir yalan türüydü.Erkek, güzel bir gelecek hayali kurar ve kız da buna inanır. Bazen inanmasa bile inanır.Nasıl ki kedi bu mekana gedikliydi maalesef bu yalan da kabullerimiz sayesinde bizimle gedikliydi.Ya da şu emekliler mesela. Çalışma hayatları bitmiş ama kazanma hayatları halen faaliyette görünüyor.Emeklilik, akışa müdahalenin azalması gerektiği zamanlarken yoldan geçenler akışa daha fazla müdahil olma derdinde.Niye sürekli dünyayı ve insanları biçimlendirme hallerinin bir tokluk sınırı yoktur ki? Emekliler, işten emekliler evet ama yaşamdan emekli olmaya ufacık meyilli değiller.Çivilenmişin kastı "ölsün emekliler!" diye bir slogan değildi elbette. Ama slogan: "biçim vermeyi ve tasarımları kesin emekliler!" olabilirdi. Bir de şu işleriyle sevişenler vardı. Eğer bunlar sevdikleri işle meşgullerse şemsiyeleri şeffaftı. Ama bir de görünmez şemsiyeleri olan işkolikler vardı. Bunlar para denilen benzinin sarhoşu olmuş bir müptela gibi yürüyorlardı.Çivilenmiş, sahte alkolün insanları kör ettiğini biliyordu. Ama bunların yolda kör bir vaziyette nasıl yürüdüklerine akıl erdiremiyordu. Bunların körlüğü sanırım yola değil yoldaşlarınaydı. Bir şemşiyelerini yarabilse bunların ailesine, akrabalarına, dostlarına ve topluma gözlerinden karanlık saçtığını görecekti. Sorun yalnız kendi karanlıkları değildi. Bu karanlıklarının bir de emperyal yönü vardı.Bunu besleyen de para dedikleri benzindi.Çivilenmiş, onları da gözlerinin önünden süpürdü. Sonra içeriden sesler yine yoğunlaştı.Kedi uyandı, öteki masalarda birbirine kur yapan çiftin yanlarına gitti.Kız galiba kedileri çok seviyordu. Erkek, kediyi yem veriyormuş gibi çağırdı. Elbette yalandı.Sonra hava açıldı, yağmur durdu ve mekanda ışıklar yandı. Merdiven basamaklarından ela gözlü bir kız yaklaşıyordu."Uykuda karabasana yakalanmışsan ve bir noktanı hareket ettirirsen uyanırsın."Bu düşünce aklından geçiyordu. Kız yaklaştıkça yüzük parmağı çözünüyor ve oradan yayılan bir devinim sanki büyük bir gerilimle vücudu sarsıyordu. Kız yanaştı, yaklaştı ve "merhaba" diye seslendi. Çakılmış, çözülmüştü. 

Derhal ayağa kalktı ve...

Benliğe Dönüş


 En azından hangi hayvana dönüştüğümü bilmeliydim. Güçlü olduğumu hissediyorum. Duyusal hassasiyetlerim keskin, koşunca yorgunluğum birkaç derin solukta geçiyordu. Nedensiz o kahverengi yahut gri renkli şeyin susuzluğunu hissediyordum.Kemik kırmaya aş erecek ne olmuş olabilirdi ki? Sanırım bulunduğum ortam dağlardı ya da derin dehlizleri olan ormanlardı. Dağlar, çok yüksek ve kürküme rağmen soğuktu. Ormanlar, çok derin karanlığa çalacak kadar gridendi. Sanırım diyorum çünkü her şey gözlerimin önünden kesitsel geçiyor. Bir bütünlük oluşturmakta zorlanıyorum hep bir resim sonra alakasız bir başka resim...Hissediyorum benden daha büyükler var burada böğürmelerinden belli ya da avların acı çığlıkları dehşetin reklamını iyi yapıyor. Evet evet... En gerçekçi hissim korku ve dehşet. Üstelik bir yırtıcı olduğumu sezsem bile pençeleri benimkinden büyükler var, boynu kalın olanlar ormanda hüküm sahibi. Ama korku... hepimizi yöneten iklimin adıydı korku... Çünkü onlar da ben de yırtıcı olsak veya saltanat sürüyor görünsek de kendi içimizde ve bazen açlığa karşı ve doğaya karşı ürkmüş biçimde delice titriyoruz.Sürüler ve yalnızlar var. Doğum var ölüm var. Bunların çoğunun kokusunu alıyorum. Geçenlerde griden kahverengiye doğru bir resim karesi hatırlıyorum.Bu epey uzun bir kesit ama nedeni ne bilmiyorum.Sanırım şu ot yiyenlerden birini gördüm. İçimdeki açlık deli gibi bağırdı. Onu küçük yuvasına girmeden yakaladım. Bana yalvarır gözlerle baktı sanırım ona zalim göründüm çünkü tüylerimin altında bir yerlerde bu his yerleşti. Fakat ikimizi de bu duruma sokan korkuydu. Açtım şimdi ve korkuyordum.Korku, bugün beni zalim onu masum yaptı ama yarın böğürenlere karşı beni masum yapabilir ya da dağda zemheriye yem olabilirdim. Yine de zalim miydim? Biliyorsunuz düşünce sahibi değilim belki ama hislere sahibim.O dişlek, kaçar gibi olunca sonunda dişlerime sıvı doldu. Kesitlerden hatırladığım acıkıp amacıma ulaşınca hareketsiz yatan bu diğerlerinden garip bir sıvı akıyordu. Rengini bilmiyorum belki gri belki kahverengi...Aslında ormanla o günkü işim o kesitte bitmişti. Dağlara yönelmem gerekti. Ama sıvı akıtan ve hareketsiz duran ot yiyenin birkaç küçük yavrusu başlarını gösterdi. Korkuyorlardı bunu kokularından anlıyordum. Ama doymuştum. Yuvaya uzun ve gergin bir etçil sürünüyordu. Aç değildim belki ama onu ısırmak istedim. Onu parçaladım ve o da beni soktu. Yavrular bugünlük kurtuldu. Yavrular kurtuldu, ama annesizlik onları soktu; ben doydum ama tokluk beni soktu. Zehrin etkisi halen devam ediyor. Normalde sokulunca birkaç günde geçerdi ama aylar önce yaşadığım bu şey benim vücudumu acıdan kıvrandırdı. Zehir miydi bu etki yoksa başka bir şey mi? Durun bir dakika! o sesler ne?Az önce birkaç kükreme duydum koşuyorum, düştüm ve şimdi sırtımda pençeler var.Boğuluyordum. Beni derin bir soluk bu kabustan uyandırdı. En azından hangi hayvana dönüştüğümü bilmeliydim: 

Bir ölüm sonrası insanmışım

Esir Bir Asker



 Pencereden dışarı bakmak zorunda kaldım. Ellerimi bağlayan ipsizlere direncim kırıldı. Beyaz bir ışık gözlerime girince kafama gözlerimden bir bıçak saplanır gibi oldu. Ters kelepçeydim ayaklarım bağlı. Depoda geçirilen iki ayın ardından bu aydınlık midemi bulandırdı. Bu da ipsizlerin bir eziyet şekliydi sanırım. Güzel sıfatına uyan şeyler üzerinden nefret uyandırmak. Beni sürüyüp depoya tıkmalarını istiyordum. Pencere istemiyordum. Işığa, gökyüzüne ve yeryüzüne  bakmak da istemiyordum. İpsizlerin penceresi kabusa açılıyor. Bir an evvel beni apar topar depoya tıkmalılar. Belki dudağımı patlatırlar ya da kaşımı düşüren bir yumruk...Beni uykuya itecek, rüya penceresinden dışarıya bakmamı sağlayacak bir yumruk. Esaretse o da benim olmalı onların değil. Pencerenin kesitine bakmaya direnip ipsizlerden birine kuvvetlice tükürdüm. Sonra boynumun kökünden küt sesi.. Beyaz örtüye mürekkep dökülmüş gibi yayılan dipçiğe bağlı bir aydınlık ve akışkan karanlık... ve rüya ve özgürlük.

Sonra yüzüme bir kova su çarpıldı.

Balıkçı


Taşı aldığı gibi fırlattı. Kıyıda esen rüzgar ona bir falso verip suyun üstünde birkaç kez sektikten sonra düştü. Su taşı yutmuştu. Ama yutarken soğurduğu taştan da bir baloncuk doğurdu. İlginçti. Aklına bazı yıldız türlerinin yok olurken yepyeni bir cüce gezegeni var etmesi geldi. Küçücük bir baloncuktu ve patladı. Sonra kulübesinde döndü hayli çalışmış ve yorgun düşmüştü. Balıklarıyla ziyafetini çekti. Masada gergin gecelerde kırdığı kül tablası ve birkaç bayat sigara vardı. Sönmüş izmaritler yeni bir yangın bekliyordu. "Bir dakika bu aynı balon ve yıldız gibi" diye düşündü ama iyice delirdiğini fark edip oltasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Durunca ahmaklara özgü düşünme hastalığına yakalanıyordu o hâlde çalışmalıydı.

Özgünlüğün Olumsallığı: Anlamanın Sonsuz Yanılsaması

Bir metni anlamak… Kulağa sade gelen bu eylem, aslında insanın kendisini anlamasının en karmaşık biçimidir. Çünkü anlamak hiçbir...