4 Ağustos 2025 Pazartesi

İmparatorluk İnsanı

    

(Anadolu/Küçük Asya)

       İmparatorluk geçmişi olan ülkeler ile imparatorluk geçmişi olmayan ülkeler arasında fark vardır. Ancak imparatorluk geçmişi olan topraklar üzerinde imparatorluk geçmişi olan topraklar ile imparatorluk geçmişi olmayan topraklar arasında da fark vardır.


    Bulunduğumuz Anadolu topraklarını üç katmanda ele almak en doğrusu olacaktır.

    

(İznik (Antik adıyla Nikaia) Şehri'nin Planlaması ve Sur Sistemleri)
(Bergama Zeus Sunağı)

                                                    (Efes Artemis Tapınağı)

 

    İlk katman, üzerine bastığımız imparatorlukların katmanı. Hitit İmparatorluğu, Pers İmparatorluğu, Makedon İmparatorluğu, Selefkos İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu...Anadolu’nun tarih sahnesindeki ilk büyük imparatorluğu olan Hititler (MÖ 1650–1200), Orta Anadolu’da merkezi bir devlet kurarak yazılı hukuk, anıtsal mimari ve diplomasi gibi alanlarda kalıcı izler bıraktılar; bugün Çorum’daki Hattuşaş kalıntıları ve kültürel boğa figürleri bu mirası yansıtır. Pers İmparatorluğu (MÖ 546–333), Anadolu’yu satraplıklara ayırarak merkezi doğu kültürünü batıya taşıdı; “Krallar Yolu” gibi yollar ve doğu kökenli semboller günümüze uzanan izler arasındadır. Büyük İskender’in kısa süreli Makedon İmparatorluğu (MÖ 334–323), Helenistik kültürü Anadolu’ya taşıyarak şehircilik ve sanat anlayışında kalıcı bir dönüşüm başlattı; birçok antik kentte bu etkinin mimari izleri görülür. Onu takip eden Seleukos İmparatorluğu (MÖ 312–190), Anadolu’nun güney ve doğusunda etkili olmuş, Antakya gibi önemli şehirleri kurmuş ve çok kültürlü yapılarıyla bugünkü şehir mirasına katkı sağlamıştır. Roma İmparatorluğu (MÖ 27–MS 395) ise Anadolu’yu eyaletlere bölerek yollar, amfitiyatrolar, su kemerleri ve hukuk sistemleriyle bölgeyi dönüştürdü; bu miras Efes ve Aspendos gibi yerlerde hâlâ gözlemlenebilir.

    



    Tüm bu dönemlerde Türkler henüz Anadolu’ya yerleşmemiş olsa da, doğudan gelen kültürlerle ilk temaslar özellikle Roma’nın son dönemine doğru başlamış, sonraki Türk-İslam devletlerinin şehircilik, mimari ve kültürel anlayışlarında bu çok katmanlı mirasın etkileri hissedilmiştir. Ancak bu bilinen tarihtir. Bunun aksine Türklerin milattan önce Anadolu'da olduğuna dair kalıntılar da vardır. Buradaki imparatorluklardan bazılarından daha eskiye bazılarıyla ise yakın zamana tarihlenen Türk yaşam kalıntıları bulunmaktadır(Bkz:Kılıç,2018'TTK' veya  https://youtu.be/RlEB4oidmIQ?si=oJVofz1tCc4uOB5x). Eğer durum böyleyse zaten Anadolu tavında dövülmüş bölge insanı olan Türklerin bu toprağın asli unsuru olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak ben konar-göçer olduğumuz ve Orta Asya steplerinde gezdiğimiz tarihi es geçmeyerek yazmak istiyorum. Her iki tarihin de doğru olma olasılığı çok yüksektir. Daha önceden Anadolu'ya yerleşmiş yerleşik Anadolu Türkleri vardır. Sonradan diğer göç dalgasıyla konar-göçer Türklerin de burada var olması aynı tarihi elekten iki farklı Türk unsurunun geçtiğine işaret eder. Bu daha da heyecan vericidir. Çünkü bu durumda Türkler konar-göçer hayatlarını bu bölgeye getirdiklerinde yabancı olmadıkları ancak yerleşmiş bir Türk kültürüyle kaynaşmış ya da ona rastlamış demektir. Amuderya'dan o zamanki Küçük Asya'ya gelen oğuz kitleleri elbette başka Türk kitlelerinin ardıllarıdır. Türklerin tarihi, Küçük Asya ve onun devamı olan Doğu Avrupa hatta İtalya kıyılarına domino taşı etkisiyle kalıcı olmuştur. Göçler, döngüsel bir şekilde yeni olaylarla(bazen kağan kavgaları bazen baskılar ile bazen hayvancılık gereği) sürekli yinelenmiştir. Bu göçlerin sonucunda Türkler hem popülasyon gücü hem de üstün savaş kabiliyetleri ile Küçük Asya'yı mesken tutmuştur. Ancak bu noktaya gelene kadar gerek yerleşmiş Anadolu Türkleri gerekse Amuderya'dan gelen oğuz kitleleri yukarda bahsedilen imparatorlukların kültürlerine ve kalıntılarına ayak basmıştır. Selçuklu Oğuzları ise halkanın hem üzerine basılan son boğumu olan hem de çağdaşı Doğu Roma (Bizans) ile doğrudan temastadır.

(Bizans imparatoru ve eşinin temsili giyim kuşamları)
                                                            (Trabzon'daki Ayasofya)
(İlhanlı tasvirleri içeren bir ipek kumaş)
(Kurân-ı Kerim) 

    Bir sonraki katmanımız gölgesinde olduğumuz  imparatorluklardır. Bunlar Anadolu’nun uzun tarihi boyunca birçok imparatorluk ve medeniyet iz bırakmıştır. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, Roma’nın doğu yarısının devamı olarak 395’ten 1453’e dek varlığını sürdürmüş, Anadolu’da Hristiyanlık, mimari (Ayasofya gibi), merkeziyetçi idare ve şehir planlaması gibi alanlarda derin etkiler bırakmıştır; Malazgirt (1071) sonrası Anadolu’yu büyük ölçüde kaybetse de İstanbul ve Batı Anadolu’da varlığını Osmanlı’ya dek sürdürmüş, Türklerle önce savaş, sonra kültürel temas yoluyla etkileşim kurmuştur. Trabzon Rum (Komnenos) İmparatorluğu 1204’te IV. Haçlı Seferi sonrası Bizans soyluları tarafından Karadeniz sahilinde kurulmuş, yerel derebeyliklerle ilişkiler kurarak 1461’e kadar varlığını sürdürmüş, Osmanlı fethiyle son bulmuş ve bugün bölgedeki bazı mimari ve folklorik öğelerde izleri görülebilir. İznik (Nicea) İmparatorluğu, Latinlerin İstanbul’u ele geçirmesinden sonra 1204–1261 arasında Batı Anadolu’da kurularak Bizans’ın devamı olmuş, Türklerle sınır komşuluğu nedeniyle zaman zaman çatışmış, 1261’de İstanbul’u geri alarak yeniden Bizans kimliğine kavuşmuştur. İlhanlılar (Moğollar) ise 1243 Kösedağ Savaşı sonrası Anadolu Selçuklularını kendilerine bağlamış, doğrudan imparatorluk kurmasalar da Anadolu’nun siyasi yapısını derinden etkilemişler, vergi sistemleri ve baskıcı yönetimleriyle beyliklerin doğmasına zemin hazırlamışlardır; bazı Türk beyleri İlhanlı idaresinde görev almış, bu da yerel hanedanların güçlenmesini sağlamıştır. Bu dönemin arka planında yer alan Emevi (661–750) ve Abbasi (750–1258) Halifelikleri, İslamiyet’in yayılması ve devletleşmesinde belirleyici olmuş; Emeviler döneminde Türklerle ilk karşılaşmalar savaşlar yoluyla yaşanırken, Abbasiler döneminde Türkler orduya alınmış ve hatta önemli komutanlıklar üstlenmiş, bu süreç Türklerin Müslümanlaşmasının da temelini atmıştır. Aynı şekilde İran merkezli Sâsânîler (224–651) ve onları takip eden Büveyhîler, Gazneliler ve Selçuklular gibi İslam etkisindeki İran medeniyetleri, hem Abbasi hilafetini etkileyerek hem de kültür, edebiyat ve saray teşkilatı açısından Türk-İslam devletlerine örnek olmuşlardır; bugün Anadolu'da görülen medrese, türbe, minare gibi mimari unsurların çoğu bu İran etkili sentezin yansımalarıdır. Tüm bu imparatorlukların bıraktığı miras, Anadolu'nun çok katmanlı kimliğini oluşturmuş, Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar uzanan kültürel bir zemin hazırlamıştır.


    Görüldüğü gibi gölgesi kelimesine takılmamak gerekir. Çünkü Doğu Roma, Moğol İmparatorluğu (İlhanlılar),Trabzon Rum İmparatorluğu ve İznik İmparatorluğu Türklerin savaşarak, göçler ile popülasyonu çoğaltarak ya da kurumları içinde eriterek gölgelerin tamamının tepesine bayrak diktiği tarihi bir hâkikattir. Doğu Roma'ya ve İznik İmparatorluğuna karşı asker gücümüz üstün gelirken Trabzon Rumları her ne kadar Osmanlı döneminde bitse da o bölgenin Türkleşmesi daha erkendir. Bu bölgenin kontrolü bu sayede daha kolay olmuştur. Bir diğeri ise Moğol kurumlarının, insanlarının, kültürlerinin bizden etkilenerek Türk harsı içinde erimesidir.Burada İslam etkisi çok fazladır. Ancak bu İslam etkisi iki ayaklı bir etkidir. Bunlardan birisi Fars kültürü içindeki islam etkisi diğeri Arap kültürü içindeki islam etkisi. Türkler bu iki köklü medeniyetin unsurlarını kendine bağlayarak ustalıkla kullanmıştır. Bu diplomaside zaten askerlikte çok güçlü olan Türklerin işine yaramıştır.


                                                          (Bernard Lewis)


    Bu fırsat dünya tarihinde bir de Germenlerin karşısına çıkmıştır. Lewis'e(1995) göre İran kültürü, Araplara kendi kurumlarını dayatmış ve İslam kurumları Fars kültürü içinde pasif kalmıştır. Arapların İran bölgesini fethi iki medeniyet için de iyi olmamıştır. Ancak Türkler bu medeniyetlerin her ikisinin de gerçekleştiremediği sentezi Türk-İslam kültürü içinde eklemlemeyi ve başarılı olmayı bilmiştir. Yani Türkler Germenlerin Roma imparatorluğunun mirasına sahip çıkması ve onların kurumlarına dokunmamaya gayret etmesiyle paralel olarak İslam medeniyetinin kurumlarına aynı yaklaşımda bulunmuş ve bunda başarılı olmuştur. Araplardan İslam dinini, hukukunu, dil zenginliğini ve birçok ekonomik getirisi olabilecek tarım yöntemlerini alırken aynı zamanda bir bonus olarak İran kültürünü de içinde sindirmiştir. Bu kültürün içinde edebiyat çok önemli bir yerde durmaktadır. Hülasa Türkler, bütün bu imparatorlukların özünü soğurmuş ve kendi kültürünü bunun üzerine bina etmiştir.



    İşte bu arka plandan doğan devletin adı Osmanlı olmuştur. Yani kurduğumuz imparatorluk...


(Topkapı Sarayı'nda bazı renkler. Renkler, özümsenen kültürlerin bir izdüşümü olabilir mi? Türk mavisi, İslam Yeşili-Altını veya Bizans kırmızısı. Hepsi mimaride iç içe geçerken dilde ve hatta insanda benlik oluşturmuş diyebiliriz.)


    Osmanlı İmparatorluğu, 14. yüzyılda Türkler tarafından kurulduktan sonra hızla büyüyerek üç kıtaya yayılan çok uluslu bir imparatorluğa dönüştü ve bu çeşitliliği yönetmek için dini temelli "Millet Sistemi"ni benimsedi; bu sistemde halk, etnik değil dini kimliğe göre sınıflandırıldı ve her cemaat kendi lideri aracılığıyla iç işlerinde özerk bırakıldı. Osmanlı’nın temel taşı olan Müslüman topluluklar arasında Anadolu’dan gelen Türkler (devletin kurucusu ve yöneticisi), doğu bölgelerdeki Kürtler (özellikle Safevi sınırında tampon olarak), Araplar (1517'de Memlükler'in yıkılmasıyla Osmanlı'ya katılarak hilafetin devrine zemin hazırladılar), Balkanlar’daki Boşnaklar ve Arnavutlar (çoğunlukla Müslüman olup ordu ve bürokraside etkin oldular), Çerkezler ve Gürcüler (Kafkasya’dan göç ettirilip sınır güvenliğinde rol aldılar) yer alıyordu. Gayrimüslim topluluklar arasında Rumlar (1453’te İstanbul’un fethinden sonra Fener Rum Patrikhanesi aracılığıyla temsil edildiler), Ermeniler (1461'de Ermeni Patrikhanesi'nin kurulmasıyla cemaatleştiler), Yahudiler (1492'de İspanya’dan kovulup Osmanlı’ya sığındılar ve ticaret ile bilimde etkili oldular), Sırplar, Bulgarlar ve diğer Balkan toplulukları (genellikle Ortodoks kiliseleri üzerinden organize oldular) bulunuyordu. Bu milletlerin Osmanlı’ya katkısı yalnızca vergi veya iş gücüyle sınırlı değildi; örneğin devşirme sistemiyle gayrimüslim çocuklardan alınan eğitimli kadrolar, Yeniçeri ocağını ve saray bürokrasisini besledi. Türk milletinin diğer milletlerle olan teması sonucu Osmanlı kültürü sentezci bir yapıya kavuştu; mimaride Balkan taş işçiliğiyle Arap süslemeciliği birleşti, müzikte ve mutfakta Levanten, Arap ve İran etkileri harmanlandı. 19. yüzyıla kadar görece uyumlu süren bu çok kültürlü yapı, Fransız Devrimi'nin yaydığı milliyetçilik akımlarıyla sarsıldı; Sırp (1804) ve Yunan (1821) isyanları, millet sisteminin çözülüşünü başlattı. Türkler, bu çözülme sürecinde Osmanlı’nın temel siyasi ve askeri omurgasını koruyarak sonuna dek devleti ayakta tutmaya çalıştılar, ancak imparatorluk bu etnik çatışmalara ve dış müdahalelere direnemeyerek yıkıldı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısında Osmanlı dönemindeki bu milletlerin izleri hâlen yaşamaktadır. İnsanında da yaşamaktadır. 



    İmparatorluk insanı tabiri, bahsedilen bu iç içe geçmiş imparatorlukların ve medeniyetlerin son demde (yani bugünkü Cumhuriyet Türklerinde) bir karaktere sahip olmasını ifade etmektedir. Anadolu'da kurulmuş tüm kültürlerin izini benliğinde taşıyarak renkli bir hüviyet sahibi olmuştur. Bu karaktere sahip insanların yuvası olan Anadolu, dünyanın özek konumunda olmalıdır. Coğrafyasına da ayrıca dikkat edilirse Türkiye çok fazla iklimi içinde barındırabilen bir yapıdadır. Çöle yakın güney, stepleriyle iç, Akdeniz havasıyla ege ve Akdeniz şeridi, mikroklima ve Balkan-Akdeniz-Karadeniz karışımı ile Marmara, soğuklarıyla doğu ve yağmurlarıyla kuzey bölgeleri vardır. İklimler, insanları karmakta ve zengin bir kültür havzası yaratmakta işlevseldir. Bu zemin imparatorluk insanı için çok elverişlidir. Ben bu kadar medeniyeti sindiren bir kimliğin ve toprağın hâkim olduğu bir dünyaya hiçbir etnisitenin itirazı olacağını sanmıyorum. Küresel bir dünya olacaksa madem bu dünyanın çekirdeğini insanımız ve topraklarımız oluşturmalı diye düşünüyorum. Dünyanın merkezi sinir sistemi, imparatorluk toprağı ve imparatorluk insanı bakiyesini bulundurmasından dolayı Türkiye ve Türk insanı olmak zorundadır.


Sonra belki ABD, Çin veya Rusya gibi üçüncü bir yol olarak Türkiye merkezli ismi mesela *Adil Devletler Birliği* olabilecek Macaristan,Doğu Avrupa, Ortadoğu,Azerbaycan,Kafkaslar,Orta Asya, Endonezya, Pakistan ve Malezya gibi ülkeleri de kapsayan geniş bir caydırıcı güç olabiliriz. Maximalist düşünmek bence en kötü senaryoda bile hayalci değilsek ülkemize bir şeyler katacaktır. Bu arzu ile yapay zekaya birkaç arma tasarlattım:



Bunlar bölgemizi merkeze alacak yeni bir uluslararası gücü simgeleyen Türkiye'nin kapsayıcı aramaları olabilir. 







 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Özgünlüğün Olumsallığı: Anlamanın Sonsuz Yanılsaması

Bir metni anlamak… Kulağa sade gelen bu eylem, aslında insanın kendisini anlamasının en karmaşık biçimidir. Çünkü anlamak hiçbir...