İslam düşüncesinde insanın yaratılışı üzerine yapılan tartışmalar, tarih boyunca hem kelâmî hem tasavvufî düzlemde zihinleri meşgul etmiştir. Bu tartışmalardan biri de şudur:
Eğer tüm insanlar Allah’ın nurundan yaratıldıysa, o hâlde cehenneme gidecek ruhların da o nurdan olması bir paradoks doğurmaz mı?
Yani Tanrı, kendisine ait olan bir şeyi cehenneme mi atıyor? Eğer öyleyse ya “yanmayacak bir nur”dan söz ediyoruz ya da Tanrı’nın “kendisini yakması” gibi aklen imkânsız bir duruma ulaşıyoruz.
(Akla ilk "Tanrı'nın cehennemi de kendisinden" cevabı gelir ve tartışma burada kapanır. Ancak biz yüklemeli soruyu yüklediği yargıyla kabul ederek tartışmayı yapalım.)
Bu soru, görünürde basit bir inanç sorgulaması gibi dursa da aslında varlık, öz, nur, irade ve ayrılık kavramlarını derinlemesine tartışmaya açar.
Nurun Akıbeti ve Ruhun Sönüşü
İlk bakışta bu durum “ilahî nurun çelişkisi” gibi görünür. Çünkü eğer ruh Allah’ın nurundansa, onun cehennemde yanması mümkün değildir.
Bu çelişkiyi çözmek adına şu düşünce ortaya atılabilir:
“İnsan, dünyadaki amelleriyle o nuru artırır veya söndürür. Günahkâr bir ruh, Allah’ın bahşettiği nuru söndürür; bu yüzden cehenneme gider. Salih bir ruh ise nuru çoğaltır, bu yüzden cehennem ona zarar vermez.”
Bu düşünce mantıksal olarak bir çözüm sunsa da başka bir soruyu doğurur:
Eğer ruhun nuru tamamen sönüyorsa, o hâlde ruhun kendisinden nasıl bahsedebiliriz?
Nur sönmüşse, ruh da yok olmuş demektir. Ama İslam öğretisine göre ruh yok olmaz; azap görür, hesap verir, varlığını sürdürür.
O hâlde “nurun sönmesi” mutlak bir yok oluş değil, varlığın nurla bağının kopması, yani tecelli düzeyinin düşmesi olmalıdır.
Nur Zattan Mı, Zat Dışından Mı?
Bu noktada bir itiraz doğar ki son derece yerinde bir itirazdır:
“İnsan ve diğer mahlûkatlar Allah’ın bir parçası olan nurdan değil, O’nun yarattığı bir nurdan var edilmiştir.
Yani nur, Zât’ın kendisi değildir. Allah kendinden bir parça vermez; çünkü O bölünemez, parçalanamaz, eksilmez.”
Bu durumda paradoks çözülür:
Eğer nur, Allah’ın zatından bağımsız bir yaratım ise, o zaman cehennem de o nuru yakabilir; çünkü nur Tanrı’nın kendisi değil, Tanrı’nın yarattığı bir cevherdir.
Tıpkı bir insanın evrendeki bağımsız maddeleri birleştirip yeni bir şey yaratması gibidir.
İnsan, tahtadan ve kurşundan bir kalem yapabilir. Kalemin kırılması, yanması veya yok olması, kalemi yapan kişiye hiçbir zarar vermez.
Ama eğer o insan kendi kanını mürekkep yapıp kalemi o mürekkeple beslerse(uç bir emsal:Beşir Fuat), arada ontolojik bir bağ kurulur.
Bu durumda kalemle insan arasında, kalem bozulduğunda insana da zarar verebilecek bir bağlantı paradoksu doğar.
İşte eğer ruh, Allah’ın “zatî nurundan” yaratılmış olsaydı, bu örnekteki ikinci duruma benzer bir kozmik bağımlılık ilişkisi oluşur; bu da tevhid inancına aykırıdır.
Anne-Baba Benzetmesi ve Ruhun Müstakilliği
Bu düşünceyi destekleyen başka bir örnek de anne-baba ve çocuk ilişkisidir.
Evlat, anne ve babasının mayasından gelir, ama onlardan müstakil bir varlıktır.
Onların genetik özünü taşır, ama kendi şahsiyeti, iradesi ve varlığı vardır.
Aynı şekilde insanın ruhu da Allah’ın yaratmasıyla var olur; O’nun “nefhası” (üflemesi) ile can bulur, ama O’nun zatının bir parçası değildir.
Bu anlayış, insanın hem yaratılmış bir özne hem de ilahî bir tecelli taşıyıcısı olduğunu ima eder.
Yani insan, tamamen nesneleşmiş bir varlık değildir; çünkü içinde irade ve bilinç barındırır.
Ama aynı zamanda ilahî özün kendisi de değildir; çünkü bu, Allah’ın bir “parçası” olduğu anlamına gelir ki bu, tevhid inancının ontolojik bütünlüğünü bozar.
Ruh Nesne mi, Öznel Bir Tecelli mi?
Burada asıl felsefî düğüm şudur:
“İnsan, Allah’ın doğrudan kendinden kaynaklı bir yaratımın ürünü müdür, yoksa tecellisinin bir yansıması mıdır?”
Bu soruya şöyle yanıt verilebilir:
İnsan, yaratılmış bir tecellidir.
Yani Allah’ın kudretiyle var edilmiş bir “yansıma”dır; ama bu yansıma kaynakla özdeş değildir.
Tıpkı aynadaki yansımanın, yüzün kendisi olmaması gibi.
Ayna kırılırsa yansıma da kaybolur, ama yüz zarar görmez.
Cehennem, bu bağlamda “ilahi yüzü” değil, “kırılmış aynayı” cezalandırır.
Ruhun yanması da bu anlamda “nurun yok oluşu” değil, nurun yansıma kabiliyetini kaybetmesidir.
Yani cehennem, ilahî kaynaktaki nuru değil, o nuru yansıtma gücünü kaybetmiş varlığı yakar.
Bu yüzden paradoks görünürde vardır, hakikatte yoktur.
Nurun Gerçekliği ve İnsan’ın Sınırı
Bu tartışmanın sonunda insanın ontolojik konumu şöyle belirir:
İnsan, yaratılmış bir öznedir; ilahî nurun doğrudan bir parçası değil, onun bir tecellisidir.
Bu yüzden yanabilir, azap görebilir, kaybolabilir.
Ama içindeki irade, bilinç ve öz farkındalık, o tecellinin yansıması olarak kalır.
Eğer insan, doğrudan Allah’ın zatından bir parça olsaydı, özgür irade bir halüsinasyon olurdu; çünkü her eylem Tanrı’nın kendisinden kaynaklanırdı.
Bu durumda insanın öznel varlığı ortadan kalkar, sadece “Tanrı’nın nesnesi” olarak kalırdı.
Oysa İslam düşüncesi, insanı hem yaratılmış bir özne, hem de ilahî bir aynadaki yansıma olarak görür.
Nur, Zât’tan değil, Zât’ın emrinden doğmuştur.
Aslında tüm mesele şuradadır:
Allah, kendinden bir şey eksiltmeden yaratandır.
İnsan ise o yaratılışın nurunu taşıyan, ama onu taşımakta aciz kalan varlıktır. Cehennem, o aczin yanma hâlidir; nurun sönüşü değil, yansımanın kararmasıdır.
Ve bu fark, insanın hem Tanrı’ya ait olmasını hem de O’ndan ayrı kalmasını mümkün kılar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder