21 Temmuz 2025 Pazartesi

Çivilenmiş

 Bir daha hiç kımıldamayacakmış gibi görünüyordu. 

Etrafını dedikodular kuşatıyor başkalarının deneyimleri bazen uğultu bazen kakofonik bazen doğrudan olacak şekilde duyuluyordu. Duyulmayanlar işitmeydi belki tamam ama ses perdeleri yükseldikçe iddialı söylemler, her iletişimde yeniden yaratılan karakterler kişisel çemberini daraltıyordu. Oysa yanındaki pencereden yağmurların önce hilânine sonra çatısına hücum ettiği bir şadırvanı izlemek istiyordu. Şadırvan, etrafından gün içinde belki binlerce insan geçen etrafı sandalyelerle ve kafelerle çevrili belki biraz etrafında yeşillik barındıran cinstendi. Kafeler, pepsi dolabı, pepsi semsiyesi, algida şemsiyesi, birkaç tabela, optikçi ve bir de fotoğrafçı... İzlediği şadırvan ne kadar da şadırvana yakışan bir yerdeydi.Üstelik "bu su verir serinletir ve abdest alırsın"denilen işlevsel tanımlarını da yağmur bozuyordu.Yağmurlar şemsiyeleri nasıl harekete geçiriyordu.O kımıldayamıyor,iki kızın sesi belki kalkan olur diye eline aldığı kitabına taşıyordu.Kızlar sürekli yeni şeyler konuşuyor formunda aynı şeyi yineliyorlardı:"Ben farklıyım".Aklı almıyordu bu cümle dilin başka kelimeleriyle nasıl kabul edilebilir bir hâle geliyordu.Bir de sürekli kendini yeniden tanımlamalar vardı."Hiç bitmeyecek mi bu kuşatma" diye düşündü. Zaten kıpırdayabilse oradan kaçacak ama çivilenmiş gibi tüm bu seslere maruz kalıyordu. Dediğim gibi işitme mesele değildi ama istemese de dinliyordu. Kulak misafiri kelimesinin böyle durumlarda bir martaval olduğuna inanıyordu. Kendisi misafir olmuyor aksine iletişimlerle saldırıya uğruyordu.Neyse ki yakındaki kızlar kalktı.Oturduğu,ama şimdi çivilendiği desek daha doğru olur, mekanın gediklisi olan kedi garip bir miyavla sandalyesine atladı.Hareketsizlik sürekliydi, süreklilik nasıl hareketsizdi? Bunu düşünürken kedi sesi kısılmış bir traktör mırıltısıyla karnına uzandı ve uykuya daldı.Sabit kaldığı pozisyon biraz içeriyi biraz dışarıyı görür şekildeydi.Yol görünüyordu.Bir yandan da yolda eskiden kuş vurduğu lastik sapanları anımsatan bir yuvarlak Y içinde çöp kutusu görünüyordu. Şemsiyeleri görüyordu ama üzerlerine keyfine göre etiket yapıştırıyordu.Çiftler, arkadaşlar, işleriyle sevişenler, nadiren emekliler.Çivilenmek bir ses hassasiyeti mi yarattı bilinmez genelde konuşulanları duyuyordu.Pencere ardında ve iki kat mesafe farkı olması bir şey değiştirmiyordu. Halen duyuyordu. Mesela çiftler içindeki erkeklerin kızlara yalandan vaatlerini duyuyordu. Bu yalan türü kadim gecmişimize uzanan bir yalan türüydü.Erkek, güzel bir gelecek hayali kurar ve kız da buna inanır. Bazen inanmasa bile inanır.Nasıl ki kedi bu mekana gedikliydi maalesef bu yalan da kabullerimiz sayesinde bizimle gedikliydi.Ya da şu emekliler mesela. Çalışma hayatları bitmiş ama kazanma hayatları halen faaliyette görünüyor.Emeklilik, akışa müdahalenin azalması gerektiği zamanlarken yoldan geçenler akışa daha fazla müdahil olma derdinde.Niye sürekli dünyayı ve insanları biçimlendirme hallerinin bir tokluk sınırı yoktur ki? Emekliler, işten emekliler evet ama yaşamdan emekli olmaya ufacık meyilli değiller.Çivilenmişin kastı "ölsün emekliler!" diye bir slogan değildi elbette. Ama slogan: "biçim vermeyi ve tasarımları kesin emekliler!" olabilirdi. Bir de şu işleriyle sevişenler vardı. Eğer bunlar sevdikleri işle meşgullerse şemsiyeleri şeffaftı. Ama bir de görünmez şemsiyeleri olan işkolikler vardı. Bunlar para denilen benzinin sarhoşu olmuş bir müptela gibi yürüyorlardı.Çivilenmiş, sahte alkolün insanları kör ettiğini biliyordu. Ama bunların yolda kör bir vaziyette nasıl yürüdüklerine akıl erdiremiyordu. Bunların körlüğü sanırım yola değil yoldaşlarınaydı. Bir şemşiyelerini yarabilse bunların ailesine, akrabalarına, dostlarına ve topluma gözlerinden karanlık saçtığını görecekti. Sorun yalnız kendi karanlıkları değildi. Bu karanlıklarının bir de emperyal yönü vardı.Bunu besleyen de para dedikleri benzindi.Çivilenmiş, onları da gözlerinin önünden süpürdü. Sonra içeriden sesler yine yoğunlaştı.Kedi uyandı, öteki masalarda birbirine kur yapan çiftin yanlarına gitti.Kız galiba kedileri çok seviyordu. Erkek, kediyi yem veriyormuş gibi çağırdı. Elbette yalandı.Sonra hava açıldı, yağmur durdu ve mekanda ışıklar yandı. Merdiven basamaklarından ela gözlü bir kız yaklaşıyordu."Uykuda karabasana yakalanmışsan ve bir noktanı hareket ettirirsen uyanırsın."Bu düşünce aklından geçiyordu. Kız yaklaştıkça yüzük parmağı çözünüyor ve oradan yayılan bir devinim sanki büyük bir gerilimle vücudu sarsıyordu. Kız yanaştı, yaklaştı ve "merhaba" diye seslendi. Çakılmış, çözülmüştü. 

Derhal ayağa kalktı ve...

Benliğe Dönüş


 En azından hangi hayvana dönüştüğümü bilmeliydim. Güçlü olduğumu hissediyorum. Duyusal hassasiyetlerim keskin, koşunca yorgunluğum birkaç derin solukta geçiyordu. Nedensiz o kahverengi yahut gri renkli şeyin susuzluğunu hissediyordum.Kemik kırmaya aş erecek ne olmuş olabilirdi ki? Sanırım bulunduğum ortam dağlardı ya da derin dehlizleri olan ormanlardı. Dağlar, çok yüksek ve kürküme rağmen soğuktu. Ormanlar, çok derin karanlığa çalacak kadar gridendi. Sanırım diyorum çünkü her şey gözlerimin önünden kesitsel geçiyor. Bir bütünlük oluşturmakta zorlanıyorum hep bir resim sonra alakasız bir başka resim...Hissediyorum benden daha büyükler var burada böğürmelerinden belli ya da avların acı çığlıkları dehşetin reklamını iyi yapıyor. Evet evet... En gerçekçi hissim korku ve dehşet. Üstelik bir yırtıcı olduğumu sezsem bile pençeleri benimkinden büyükler var, boynu kalın olanlar ormanda hüküm sahibi. Ama korku... hepimizi yöneten iklimin adıydı korku... Çünkü onlar da ben de yırtıcı olsak veya saltanat sürüyor görünsek de kendi içimizde ve bazen açlığa karşı ve doğaya karşı ürkmüş biçimde delice titriyoruz.Sürüler ve yalnızlar var. Doğum var ölüm var. Bunların çoğunun kokusunu alıyorum. Geçenlerde griden kahverengiye doğru bir resim karesi hatırlıyorum.Bu epey uzun bir kesit ama nedeni ne bilmiyorum.Sanırım şu ot yiyenlerden birini gördüm. İçimdeki açlık deli gibi bağırdı. Onu küçük yuvasına girmeden yakaladım. Bana yalvarır gözlerle baktı sanırım ona zalim göründüm çünkü tüylerimin altında bir yerlerde bu his yerleşti. Fakat ikimizi de bu duruma sokan korkuydu. Açtım şimdi ve korkuyordum.Korku, bugün beni zalim onu masum yaptı ama yarın böğürenlere karşı beni masum yapabilir ya da dağda zemheriye yem olabilirdim. Yine de zalim miydim? Biliyorsunuz düşünce sahibi değilim belki ama hislere sahibim.O dişlek, kaçar gibi olunca sonunda dişlerime sıvı doldu. Kesitlerden hatırladığım acıkıp amacıma ulaşınca hareketsiz yatan bu diğerlerinden garip bir sıvı akıyordu. Rengini bilmiyorum belki gri belki kahverengi...Aslında ormanla o günkü işim o kesitte bitmişti. Dağlara yönelmem gerekti. Ama sıvı akıtan ve hareketsiz duran ot yiyenin birkaç küçük yavrusu başlarını gösterdi. Korkuyorlardı bunu kokularından anlıyordum. Ama doymuştum. Yuvaya uzun ve gergin bir etçil sürünüyordu. Aç değildim belki ama onu ısırmak istedim. Onu parçaladım ve o da beni soktu. Yavrular bugünlük kurtuldu. Yavrular kurtuldu, ama annesizlik onları soktu; ben doydum ama tokluk beni soktu. Zehrin etkisi halen devam ediyor. Normalde sokulunca birkaç günde geçerdi ama aylar önce yaşadığım bu şey benim vücudumu acıdan kıvrandırdı. Zehir miydi bu etki yoksa başka bir şey mi? Durun bir dakika! o sesler ne?Az önce birkaç kükreme duydum koşuyorum, düştüm ve şimdi sırtımda pençeler var.Boğuluyordum. Beni derin bir soluk bu kabustan uyandırdı. En azından hangi hayvana dönüştüğümü bilmeliydim: 

Bir ölüm sonrası insanmışım

Esir Bir Asker



 Pencereden dışarı bakmak zorunda kaldım. Ellerimi bağlayan ipsizlere direncim kırıldı. Beyaz bir ışık gözlerime girince kafama gözlerimden bir bıçak saplanır gibi oldu. Ters kelepçeydim ayaklarım bağlı. Depoda geçirilen iki ayın ardından bu aydınlık midemi bulandırdı. Bu da ipsizlerin bir eziyet şekliydi sanırım. Güzel sıfatına uyan şeyler üzerinden nefret uyandırmak. Beni sürüyüp depoya tıkmalarını istiyordum. Pencere istemiyordum. Işığa, gökyüzüne ve yeryüzüne  bakmak da istemiyordum. İpsizlerin penceresi kabusa açılıyor. Bir an evvel beni apar topar depoya tıkmalılar. Belki dudağımı patlatırlar ya da kaşımı düşüren bir yumruk...Beni uykuya itecek, rüya penceresinden dışarıya bakmamı sağlayacak bir yumruk. Esaretse o da benim olmalı onların değil. Pencerenin kesitine bakmaya direnip ipsizlerden birine kuvvetlice tükürdüm. Sonra boynumun kökünden küt sesi.. Beyaz örtüye mürekkep dökülmüş gibi yayılan dipçiğe bağlı bir aydınlık ve akışkan karanlık... ve rüya ve özgürlük.

Sonra yüzüme bir kova su çarpıldı.

Balıkçı


Taşı aldığı gibi fırlattı. Kıyıda esen rüzgar ona bir falso verip suyun üstünde birkaç kez sektikten sonra düştü. Su taşı yutmuştu. Ama yutarken soğurduğu taştan da bir baloncuk doğurdu. İlginçti. Aklına bazı yıldız türlerinin yok olurken yepyeni bir cüce gezegeni var etmesi geldi. Küçücük bir baloncuktu ve patladı. Sonra kulübesinde döndü hayli çalışmış ve yorgun düşmüştü. Balıklarıyla ziyafetini çekti. Masada gergin gecelerde kırdığı kül tablası ve birkaç bayat sigara vardı. Sönmüş izmaritler yeni bir yangın bekliyordu. "Bir dakika bu aynı balon ve yıldız gibi" diye düşündü ama iyice delirdiğini fark edip oltasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Durunca ahmaklara özgü düşünme hastalığına yakalanıyordu o hâlde çalışmalıydı.

30 Nisan 2025 Çarşamba

Dedem ile Bir Anı


Yıllar 2006'yı gösteriyordu.Ben o zamanlar muhabbet kuşu hastası kedi delisi bir çocuğum.Bir hayvan sevgisi almış gidiyor içimde.Babama bir ısrar ama adam çalışıyor market boş kalmaz.Sonra neneme söyledim o dedemin Eminönü'ne gideceğini oradan alabileceğimizi söyledi.Ben babamdan onay aldım tuttum dedemin elinden.Kedimiz Çakmak demir gıcırdayan kapıyı açınca bir "miyav" seslendi.Sonra ver elini Eminönü.Mevsimlerden yaz, bir İstanbul öğlesiydi havada martılar salvo atıyordu.Ben dedemle pet shopa varınca hemen kuş alacağız sandım.Bir çift fiyatı sordu dedem.Eski kuşçudur,güvercin uçurur İspir Ahmet derlermiş lakabına.İspir adı bir güvercin türünden dolayı herhalde.Kuşcu kahvelerinde yeni türler alır damda uçururmuş nenem ise bu durumdan hiç hoşnut olmazmış.Mizar-Nizip arası yürür uzun yol arşınlar dökülen bacak kıllarını ise köse olmaya değil sürtünmeye bağlardı.Dedem garip adamdı.Gençliği yoksulluk içinde geçmiş,babası askerde yalan bir haber yüzünden intihar edince annesi amcasının karısı olmuş.Bunu dinleyince üzülürdüm dedeme.Böyle bir çocukluk geçmiş,annesinin amcasından yediği dayaklarına şahit olmuş çocukken belki özgüveni bundan kırılmış belki bundan dolayı nenem tarafından "erkek" konumunda görülmemiş eski nesil bir adamdı.Dedemin öz ve üvey kardeşleri varmış üveyler amcasından öz ise ne yapardı bilmem.Ama anımsadığım "kuttuk"(küçük) Hayri derlermiş.Babamın dediğine göre güçlü adammış ve birini de vurduğunu duymuştum.Dedem bu şartlarda büyümüş saf ve pısırık kalmış ama yine de güçlü bir anne sayesinde kız almış aile kurmuş.Nenemi çok paraya aldığını söylerdi.Sonra bu güçlü kadın figürü neneme devrolmuş.Dedem eski kuşçudur dedim ya asıl mesleği şoförlüktür.Antep-Nizip-Uluyatır arası mekik dokur, kâh arabayı sürer kâh muavinlik yapar,geldiği gittiği yerlerden kendince eşyalar getirirmiş.Dedemin eşyaları ve saçları 80'ine kadar kıymetli kaldı.Mesela teyip mi aldı.En iyisi dedeminkidir.Aynısından alsan yine de dedeminkidir.Bu aklı salim kaldığı son döneme kadar geçerli bir kural olarak kaldı.Bazen köy damlarında türkü söylerken duyardım dedemi.Sanırım niyeti bir aşık yahut türkücü olmaktı bilinmez.Sonra akıl sağlığı bozulunca yaşadığı sanrılar bunu destekler.Pavyonda türkü söylediğini yapımcıların pesinden koştuğunu falan dillendirirdi bu sanrılar...Nenem yaşarken dedem ona gaddardı ama ölünce eksikliğinden dolayı sanırım duyguları canlandı, hüzün dedemde nenemin hatırası olarak kaldı.

Neyse Eminönü'ne dönelim kuş dükkanda kaldı, adam çiftine yirmi ytl bir fiyat verdi dedem satın almadı "hadi gidelim"dedi namaza yürüdük.Yaşım sekiz önümde telaşla cumaya yetişmeye çalışan insanlar ve garip geldi Valide Sultan Camii.Ardından kuşçuya döndük.Dedem yine fiyat sordu,ben unuttu sandım meğer fiyat kırmakmış niyeti.Ama ben ise fiyatı adam yerine söyleyince elimi sıktı ve kızdı homurdandı ve verdi yirmi ytl'yi.Aldık kuşları bende bir sevinç ama o kuşlar da kuş gribi yüzünden korkudan uçuruldu ayrı mesele.Bugün sabah dolaylarında ebediyete intikal etti dedem,ben ise anısı yaşasın diye bir anımızı dokudum.İyi yaşadın dede,en azından yetişkin ve ileri yaşların gamdan yoksun geçti.Trt'yi izlerdin, haberleri dinlerdin,aşk dizilerinde ana tespit olarak başrollere"bu bunu seviyor" diyerek dizileri daha  başlamadan bitirirdin.Kağıt severdin pişti yahut pimpirik ve bir de ellerimizi birbirimize vurduğumuz  sıra vurana gelince kaçırdığımız "mesten" oyunu vardı.Kağıt falı bakardın tutmayınca bir kağıdı alttan üste çekerdin lafın gelir fal tutardı.Aklımda nenemle kavgalarınız, yalandan boşanma girişimleriniz kaldı.Bunları hep tebessüm ile hatırlarım,iyi miras.Sıskaydın ama sertti kemiklerin,parmağın değince kemiklerim acırdı.Ama yine de iyi adamdın,kendi hâlinde zararsız adamdın.Bir saatin vardı hatıra ama onu da kime verdin kim bilir?Öyle ya saatsiz bir yere gittin saatle ne işin olacaktı ki...Ama bir hatıra gerek bana o yüzden ölümüne yakın bize geldiğindeki mahcup gülüşlerin hatıramda bana senden yaren olacak rahmetini o tebessüme gömdüm fatihanı o taşıyacak.

2 Haziran 2024 Pazar

H Harfinin Metafiziği

Bazı dinlerde İslam ve Budizm gibi H harfinin gerek manevi olarak trans hâliyle nirvanaya ulaştırması gerek islamda huu, hay diyerek yaratana karşılık gelecek şekilde zikir etmek bana hep ilginç gelmiştir. Mesela nefes çıkarırken H harfiyle çıkarmakla rahatlama durumları bu sesin kutsal bir ses olduğunu sezdiriyor sanki. Canımızı teslim ederken bile son faaliyetimiz olacağı düşünülünce H sesindeki meçhul yan ilginçleşiyor. Bunların dışında nefes meditasyonlarında sürekli olarak nefes verirken gırtlak kökenli sakin nefes verişler H harfinin ya da H ile başlayıp yanına getirilen değişken eklerin (-u, -um, -ım,-om,-ay) insanı sakinleştirmesi bende garip bir şekilde insan bedenine dair ilahi mesajlar veriyor olabilir mi düşüncesini doğuruyor. Sahiden de H harfi basit bir gırtlak ünsüzünden öte hem kendi başına hem yanına gelen eklerle insanı somut olarak rahatlatan ve bana ardında ilahi bir etki aratan garip bir harf... Türkçenin dışına çıkıp dünyadaki diğer alfabelerin de bağlamında değerlendirince özellikle Arapça, İbranice ve Amharic dilleri gibi sami grubuna ait dillerdeki bazı benzer ünsüzlere de rastladım. Bunlar kaf ve ayn olan ve kökeni sanki gırtlakmışçasına gözüken ünsüzler evet bu açık bir gerçek. Ancak bu ünsüzler, H harfi gibi sürekli değil ve dilediğimiz kadar çıkaramıyoruz. Hem sürekli hem hem sızıcı olması H harfini bambaşka bir düzleme oturtuyor. Gariptir ama sanki bütün matematiğimizin bağlı olduğu sistem çarklarından birisi gibi hissediyorum. Maksadım kesinlikle her şeyi bir harf tekilliğine indirgemek veyahut hurufilerinki gibi garip fikirler ardında toprağı eşelemek değil. Sadece bir harfin bana ilginç gelmesi ve bu harfin yapısını kendimce çözümlemektir. Bununla birlikte H harfinin kültürel anlamda pozisyonuna bir bakış atarak insan yaşamındaki bazı noktalarına değindim. Dillerin insan bilincindeki etkisi ilgimi çektiği gibi dilin metafiziksel olabilme ihtimali de ilgimi çekiyor. "Metafiziksel şeyler sadece rüyalar ve mucizelere indirgenemeyecek ölçektedir. Başka şeyler de insana merak kamçısı vurabilir"düşüncesinin bir ispatı da bence dilin ve onun içindeki örnekteki gibi H harfinin metafiziği , onun tarafımca incelenmiş fonetiği ve sosyal yaşamdaki konumu olabilir.

1 Haziran 2024 Cumartesi

Haritacı Düşünme

Yarışta önde olmak her zaman önde olmak değildir. Daha iyi bir haritası olan her zaman kazanır. Bir mahalleyi iyi bilen kedi kuştan daha fazla yol katetti diye kuş bakışına sahip olamaz. Elbette bir kedi ağaca çıkar ya da tepeden bakar ama bu yine de kuş bakışı olmaz çünkü her anlamda kesitsel bir durum, kedi bakışı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Haritacı zihinler, her zaman öz toplayan arılar gibi çalışır. Her durumun, her olayın ve her kişinin bulunduğu konumu,ittirdiği domino taşını veya ivmelendiği yönü hesaba katarak bilgileri alır ve işler. Olayların kesitsel gerçekliği ile bütünsel gerçekliği arasındaki farkı görür ve alacağı aksiyonu ona göre belirler. Bu zihinler, gereksiz bilgileri filtreleme konusunda uzmandır. Bir görüntü kirliliği eğer bütünde uyuma dahilse onun için önemsizken uyuma müdahil olmuyorsa da onun için önemsizdir. Leibniz'in tablodaki karmaşanın sadece ona olan mesafemizle ilgili olduğuna dair yorumu haritacı düşünürler için pratik bir gerçeklik içermektedir. Haritacı mantığın ana iskeletini oluşturan bir diğer unsursa olay ve olgulara yalnızca an perspektifinden bakmaması ve zaman bazında da geçmiş şimdi ve gelecekte olmuşlar, olabilirler ve olanlar arasında bir etkileşim kurma potansiyelini ellerinde bulundurmalarıdır. Bir olayın dününü vardayıp yarınını yordayabilir ve bunu bugünün anına, mekanına bağlı zihinlere aşılayıp kendi kanallarında diğerlerinin düşüncelerini de kendi potalarında rahatlıkla eritebilirler. Bana göre dünya vatandaşları, dünya bu kadar küreselleşirken ve veriler korkunç,önü alınamaz, bir şekilde artarken bu yöntemi denemelidir. Nicel verilerin bombardımanına maruz kalarak sürekli yeni bilgilerin açlığını hissetmektense doymuş ve zamanla pratik olan faydacı nitelikli veriyle kısmen aç kalmak bizi daha vizyoner yapabilir. Ayrıca dönüşümcü zihinler olmamızın da altyapısını oluşturabilir. Böylece bir at olup at gibi dört nala koşmaktansa bir binici olup atı dilediğimiz yöne veya gerekli olan yöne koşturma becerisini elde edebiliriz. Böylece gereksiz ayaklı kütüphanelere karşı bağışıklık kazanmıştır oluruz. Onların dağlar, okyanuslar olan kesitsel birikimlerine karşı daha farklı bütünsel açılardan bakma özelliğimiz ile en doğru bilgilere daha yakın bir hizada durabiliriz.

Özgünlüğün Olumsallığı: Anlamanın Sonsuz Yanılsaması

Bir metni anlamak… Kulağa sade gelen bu eylem, aslında insanın kendisini anlamasının en karmaşık biçimidir. Çünkü anlamak hiçbir...