4 Ağustos 2025 Pazartesi

İmparatorluk İnsanı

    

(Anadolu/Küçük Asya)

       İmparatorluk geçmişi olan ülkeler ile imparatorluk geçmişi olmayan ülkeler arasında fark vardır. Ancak imparatorluk geçmişi olan topraklar üzerinde imparatorluk geçmişi olan topraklar ile imparatorluk geçmişi olmayan topraklar arasında da fark vardır.


    Bulunduğumuz Anadolu topraklarını üç katmanda ele almak en doğrusu olacaktır.

    

(İznik (Antik adıyla Nikaia) Şehri'nin Planlaması ve Sur Sistemleri)
(Bergama Zeus Sunağı)

                                                    (Efes Artemis Tapınağı)

 

    İlk katman, üzerine bastığımız imparatorlukların katmanı. Hitit İmparatorluğu, Pers İmparatorluğu, Makedon İmparatorluğu, Selefkos İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu...Anadolu’nun tarih sahnesindeki ilk büyük imparatorluğu olan Hititler (MÖ 1650–1200), Orta Anadolu’da merkezi bir devlet kurarak yazılı hukuk, anıtsal mimari ve diplomasi gibi alanlarda kalıcı izler bıraktılar; bugün Çorum’daki Hattuşaş kalıntıları ve kültürel boğa figürleri bu mirası yansıtır. Pers İmparatorluğu (MÖ 546–333), Anadolu’yu satraplıklara ayırarak merkezi doğu kültürünü batıya taşıdı; “Krallar Yolu” gibi yollar ve doğu kökenli semboller günümüze uzanan izler arasındadır. Büyük İskender’in kısa süreli Makedon İmparatorluğu (MÖ 334–323), Helenistik kültürü Anadolu’ya taşıyarak şehircilik ve sanat anlayışında kalıcı bir dönüşüm başlattı; birçok antik kentte bu etkinin mimari izleri görülür. Onu takip eden Seleukos İmparatorluğu (MÖ 312–190), Anadolu’nun güney ve doğusunda etkili olmuş, Antakya gibi önemli şehirleri kurmuş ve çok kültürlü yapılarıyla bugünkü şehir mirasına katkı sağlamıştır. Roma İmparatorluğu (MÖ 27–MS 395) ise Anadolu’yu eyaletlere bölerek yollar, amfitiyatrolar, su kemerleri ve hukuk sistemleriyle bölgeyi dönüştürdü; bu miras Efes ve Aspendos gibi yerlerde hâlâ gözlemlenebilir.

    



    Tüm bu dönemlerde Türkler henüz Anadolu’ya yerleşmemiş olsa da, doğudan gelen kültürlerle ilk temaslar özellikle Roma’nın son dönemine doğru başlamış, sonraki Türk-İslam devletlerinin şehircilik, mimari ve kültürel anlayışlarında bu çok katmanlı mirasın etkileri hissedilmiştir. Ancak bu bilinen tarihtir. Bunun aksine Türklerin milattan önce Anadolu'da olduğuna dair kalıntılar da vardır. Buradaki imparatorluklardan bazılarından daha eskiye bazılarıyla ise yakın zamana tarihlenen Türk yaşam kalıntıları bulunmaktadır(Bkz:Kılıç,2018'TTK' veya  https://youtu.be/RlEB4oidmIQ?si=oJVofz1tCc4uOB5x). Eğer durum böyleyse zaten Anadolu tavında dövülmüş bölge insanı olan Türklerin bu toprağın asli unsuru olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak ben konar-göçer olduğumuz ve Orta Asya steplerinde gezdiğimiz tarihi es geçmeyerek yazmak istiyorum. Her iki tarihin de doğru olma olasılığı çok yüksektir. Daha önceden Anadolu'ya yerleşmiş yerleşik Anadolu Türkleri vardır. Sonradan diğer göç dalgasıyla konar-göçer Türklerin de burada var olması aynı tarihi elekten iki farklı Türk unsurunun geçtiğine işaret eder. Bu daha da heyecan vericidir. Çünkü bu durumda Türkler konar-göçer hayatlarını bu bölgeye getirdiklerinde yabancı olmadıkları ancak yerleşmiş bir Türk kültürüyle kaynaşmış ya da ona rastlamış demektir. Amuderya'dan o zamanki Küçük Asya'ya gelen oğuz kitleleri elbette başka Türk kitlelerinin ardıllarıdır. Türklerin tarihi, Küçük Asya ve onun devamı olan Doğu Avrupa hatta İtalya kıyılarına domino taşı etkisiyle kalıcı olmuştur. Göçler, döngüsel bir şekilde yeni olaylarla(bazen kağan kavgaları bazen baskılar ile bazen hayvancılık gereği) sürekli yinelenmiştir. Bu göçlerin sonucunda Türkler hem popülasyon gücü hem de üstün savaş kabiliyetleri ile Küçük Asya'yı mesken tutmuştur. Ancak bu noktaya gelene kadar gerek yerleşmiş Anadolu Türkleri gerekse Amuderya'dan gelen oğuz kitleleri yukarda bahsedilen imparatorlukların kültürlerine ve kalıntılarına ayak basmıştır. Selçuklu Oğuzları ise halkanın hem üzerine basılan son boğumu olan hem de çağdaşı Doğu Roma (Bizans) ile doğrudan temastadır.

(Bizans imparatoru ve eşinin temsili giyim kuşamları)
                                                            (Trabzon'daki Ayasofya)
(İlhanlı tasvirleri içeren bir ipek kumaş)
(Kurân-ı Kerim) 

    Bir sonraki katmanımız gölgesinde olduğumuz  imparatorluklardır. Bunlar Anadolu’nun uzun tarihi boyunca birçok imparatorluk ve medeniyet iz bırakmıştır. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, Roma’nın doğu yarısının devamı olarak 395’ten 1453’e dek varlığını sürdürmüş, Anadolu’da Hristiyanlık, mimari (Ayasofya gibi), merkeziyetçi idare ve şehir planlaması gibi alanlarda derin etkiler bırakmıştır; Malazgirt (1071) sonrası Anadolu’yu büyük ölçüde kaybetse de İstanbul ve Batı Anadolu’da varlığını Osmanlı’ya dek sürdürmüş, Türklerle önce savaş, sonra kültürel temas yoluyla etkileşim kurmuştur. Trabzon Rum (Komnenos) İmparatorluğu 1204’te IV. Haçlı Seferi sonrası Bizans soyluları tarafından Karadeniz sahilinde kurulmuş, yerel derebeyliklerle ilişkiler kurarak 1461’e kadar varlığını sürdürmüş, Osmanlı fethiyle son bulmuş ve bugün bölgedeki bazı mimari ve folklorik öğelerde izleri görülebilir. İznik (Nicea) İmparatorluğu, Latinlerin İstanbul’u ele geçirmesinden sonra 1204–1261 arasında Batı Anadolu’da kurularak Bizans’ın devamı olmuş, Türklerle sınır komşuluğu nedeniyle zaman zaman çatışmış, 1261’de İstanbul’u geri alarak yeniden Bizans kimliğine kavuşmuştur. İlhanlılar (Moğollar) ise 1243 Kösedağ Savaşı sonrası Anadolu Selçuklularını kendilerine bağlamış, doğrudan imparatorluk kurmasalar da Anadolu’nun siyasi yapısını derinden etkilemişler, vergi sistemleri ve baskıcı yönetimleriyle beyliklerin doğmasına zemin hazırlamışlardır; bazı Türk beyleri İlhanlı idaresinde görev almış, bu da yerel hanedanların güçlenmesini sağlamıştır. Bu dönemin arka planında yer alan Emevi (661–750) ve Abbasi (750–1258) Halifelikleri, İslamiyet’in yayılması ve devletleşmesinde belirleyici olmuş; Emeviler döneminde Türklerle ilk karşılaşmalar savaşlar yoluyla yaşanırken, Abbasiler döneminde Türkler orduya alınmış ve hatta önemli komutanlıklar üstlenmiş, bu süreç Türklerin Müslümanlaşmasının da temelini atmıştır. Aynı şekilde İran merkezli Sâsânîler (224–651) ve onları takip eden Büveyhîler, Gazneliler ve Selçuklular gibi İslam etkisindeki İran medeniyetleri, hem Abbasi hilafetini etkileyerek hem de kültür, edebiyat ve saray teşkilatı açısından Türk-İslam devletlerine örnek olmuşlardır; bugün Anadolu'da görülen medrese, türbe, minare gibi mimari unsurların çoğu bu İran etkili sentezin yansımalarıdır. Tüm bu imparatorlukların bıraktığı miras, Anadolu'nun çok katmanlı kimliğini oluşturmuş, Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar uzanan kültürel bir zemin hazırlamıştır.


    Görüldüğü gibi gölgesi kelimesine takılmamak gerekir. Çünkü Doğu Roma, Moğol İmparatorluğu (İlhanlılar),Trabzon Rum İmparatorluğu ve İznik İmparatorluğu Türklerin savaşarak, göçler ile popülasyonu çoğaltarak ya da kurumları içinde eriterek gölgelerin tamamının tepesine bayrak diktiği tarihi bir hâkikattir. Doğu Roma'ya ve İznik İmparatorluğuna karşı asker gücümüz üstün gelirken Trabzon Rumları her ne kadar Osmanlı döneminde bitse da o bölgenin Türkleşmesi daha erkendir. Bu bölgenin kontrolü bu sayede daha kolay olmuştur. Bir diğeri ise Moğol kurumlarının, insanlarının, kültürlerinin bizden etkilenerek Türk harsı içinde erimesidir.Burada İslam etkisi çok fazladır. Ancak bu İslam etkisi iki ayaklı bir etkidir. Bunlardan birisi Fars kültürü içindeki islam etkisi diğeri Arap kültürü içindeki islam etkisi. Türkler bu iki köklü medeniyetin unsurlarını kendine bağlayarak ustalıkla kullanmıştır. Bu diplomaside zaten askerlikte çok güçlü olan Türklerin işine yaramıştır.


                                                          (Bernard Lewis)


    Bu fırsat dünya tarihinde bir de Germenlerin karşısına çıkmıştır. Lewis'e(1995) göre İran kültürü, Araplara kendi kurumlarını dayatmış ve İslam kurumları Fars kültürü içinde pasif kalmıştır. Arapların İran bölgesini fethi iki medeniyet için de iyi olmamıştır. Ancak Türkler bu medeniyetlerin her ikisinin de gerçekleştiremediği sentezi Türk-İslam kültürü içinde eklemlemeyi ve başarılı olmayı bilmiştir. Yani Türkler Germenlerin Roma imparatorluğunun mirasına sahip çıkması ve onların kurumlarına dokunmamaya gayret etmesiyle paralel olarak İslam medeniyetinin kurumlarına aynı yaklaşımda bulunmuş ve bunda başarılı olmuştur. Araplardan İslam dinini, hukukunu, dil zenginliğini ve birçok ekonomik getirisi olabilecek tarım yöntemlerini alırken aynı zamanda bir bonus olarak İran kültürünü de içinde sindirmiştir. Bu kültürün içinde edebiyat çok önemli bir yerde durmaktadır. Hülasa Türkler, bütün bu imparatorlukların özünü soğurmuş ve kendi kültürünü bunun üzerine bina etmiştir.



    İşte bu arka plandan doğan devletin adı Osmanlı olmuştur. Yani kurduğumuz imparatorluk...


(Topkapı Sarayı'nda bazı renkler. Renkler, özümsenen kültürlerin bir izdüşümü olabilir mi? Türk mavisi, İslam Yeşili-Altını veya Bizans kırmızısı. Hepsi mimaride iç içe geçerken dilde ve hatta insanda benlik oluşturmuş diyebiliriz.)


    Osmanlı İmparatorluğu, 14. yüzyılda Türkler tarafından kurulduktan sonra hızla büyüyerek üç kıtaya yayılan çok uluslu bir imparatorluğa dönüştü ve bu çeşitliliği yönetmek için dini temelli "Millet Sistemi"ni benimsedi; bu sistemde halk, etnik değil dini kimliğe göre sınıflandırıldı ve her cemaat kendi lideri aracılığıyla iç işlerinde özerk bırakıldı. Osmanlı’nın temel taşı olan Müslüman topluluklar arasında Anadolu’dan gelen Türkler (devletin kurucusu ve yöneticisi), doğu bölgelerdeki Kürtler (özellikle Safevi sınırında tampon olarak), Araplar (1517'de Memlükler'in yıkılmasıyla Osmanlı'ya katılarak hilafetin devrine zemin hazırladılar), Balkanlar’daki Boşnaklar ve Arnavutlar (çoğunlukla Müslüman olup ordu ve bürokraside etkin oldular), Çerkezler ve Gürcüler (Kafkasya’dan göç ettirilip sınır güvenliğinde rol aldılar) yer alıyordu. Gayrimüslim topluluklar arasında Rumlar (1453’te İstanbul’un fethinden sonra Fener Rum Patrikhanesi aracılığıyla temsil edildiler), Ermeniler (1461'de Ermeni Patrikhanesi'nin kurulmasıyla cemaatleştiler), Yahudiler (1492'de İspanya’dan kovulup Osmanlı’ya sığındılar ve ticaret ile bilimde etkili oldular), Sırplar, Bulgarlar ve diğer Balkan toplulukları (genellikle Ortodoks kiliseleri üzerinden organize oldular) bulunuyordu. Bu milletlerin Osmanlı’ya katkısı yalnızca vergi veya iş gücüyle sınırlı değildi; örneğin devşirme sistemiyle gayrimüslim çocuklardan alınan eğitimli kadrolar, Yeniçeri ocağını ve saray bürokrasisini besledi. Türk milletinin diğer milletlerle olan teması sonucu Osmanlı kültürü sentezci bir yapıya kavuştu; mimaride Balkan taş işçiliğiyle Arap süslemeciliği birleşti, müzikte ve mutfakta Levanten, Arap ve İran etkileri harmanlandı. 19. yüzyıla kadar görece uyumlu süren bu çok kültürlü yapı, Fransız Devrimi'nin yaydığı milliyetçilik akımlarıyla sarsıldı; Sırp (1804) ve Yunan (1821) isyanları, millet sisteminin çözülüşünü başlattı. Türkler, bu çözülme sürecinde Osmanlı’nın temel siyasi ve askeri omurgasını koruyarak sonuna dek devleti ayakta tutmaya çalıştılar, ancak imparatorluk bu etnik çatışmalara ve dış müdahalelere direnemeyerek yıkıldı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısında Osmanlı dönemindeki bu milletlerin izleri hâlen yaşamaktadır. İnsanında da yaşamaktadır. 



    İmparatorluk insanı tabiri, bahsedilen bu iç içe geçmiş imparatorlukların ve medeniyetlerin son demde (yani bugünkü Cumhuriyet Türklerinde) bir karaktere sahip olmasını ifade etmektedir. Anadolu'da kurulmuş tüm kültürlerin izini benliğinde taşıyarak renkli bir hüviyet sahibi olmuştur. Bu karaktere sahip insanların yuvası olan Anadolu, dünyanın özek konumunda olmalıdır. Coğrafyasına da ayrıca dikkat edilirse Türkiye çok fazla iklimi içinde barındırabilen bir yapıdadır. Çöle yakın güney, stepleriyle iç, Akdeniz havasıyla ege ve Akdeniz şeridi, mikroklima ve Balkan-Akdeniz-Karadeniz karışımı ile Marmara, soğuklarıyla doğu ve yağmurlarıyla kuzey bölgeleri vardır. İklimler, insanları karmakta ve zengin bir kültür havzası yaratmakta işlevseldir. Bu zemin imparatorluk insanı için çok elverişlidir. Ben bu kadar medeniyeti sindiren bir kimliğin ve toprağın hâkim olduğu bir dünyaya hiçbir etnisitenin itirazı olacağını sanmıyorum. Küresel bir dünya olacaksa madem bu dünyanın çekirdeğini insanımız ve topraklarımız oluşturmalı diye düşünüyorum. Dünyanın merkezi sinir sistemi, imparatorluk toprağı ve imparatorluk insanı bakiyesini bulundurmasından dolayı Türkiye ve Türk insanı olmak zorundadır.


Sonra belki ABD, Çin veya Rusya gibi üçüncü bir yol olarak Türkiye merkezli ismi mesela *Adil Devletler Birliği* olabilecek Macaristan,Doğu Avrupa, Ortadoğu,Azerbaycan,Kafkaslar,Orta Asya, Endonezya, Pakistan ve Malezya gibi ülkeleri de kapsayan geniş bir caydırıcı güç olabiliriz. Maximalist düşünmek bence en kötü senaryoda bile hayalci değilsek ülkemize bir şeyler katacaktır. Bu arzu ile yapay zekaya birkaç arma tasarlattım:



Bunlar bölgemizi merkeze alacak yeni bir uluslararası gücü simgeleyen Türkiye'nin kapsayıcı aramaları olabilir. 







 



23 Temmuz 2025 Çarşamba

Bilmek ve Farkında Olmak


Acaba bilmeli miyiz yoksa farkında mı olmalıyız?

Bir şey hakkında bilgisi, mâlûmâtı olmak, o şeyi öğrenmiş bulunmak bilmek olarak ifade edilir.
Farkında oluş kendi dışındaki gerçekleri, nesne veya olguları bilme durumu olarak tanımlanır.
Kendi hayatının öznesi olan insan,bilme durumunda sanki bildiğine dair mülkiyet sahibi gibi tanımlanırken farkında olmak konusunda daha silik bir yapıya sahip görünüyor.Tanımlar bize bilmede öğrenmiş olunan ve artık cebimizde bulunan harcanmaya müsait bir cephane iması yapıyor. Farkında olmakta ise kendimiz dışında olan şeylere vurgu daha ağır görünüyor.Ancak tam burada yanılma payının ve eleştirel düşünmenin önüne bilmek tanımında yani öğrenmek odağında bir bariyer konuluyor. Kişiler, sahiplendiği deneyimleri,ezberleri ve öğretileri bir mülkiyet çatısında değerlendiriyor ve tıpkı dil,din,eş, çocuk, akraba,soy ve kültür gibi bilgiyi de dokunulmaz ve kutsal bir boyuta sokuyor.Böylelikle insanların doğrularına karşı şüphe tohumları ekilemiyor.Bu da maalesef kritik edemeyen bir yığın yaratıyor.Kaygım, insanların septikler gibi sürekli her şeyden şüphe ederek ontolojik olarak nihilist ya da sürekli "var oluş sebebim ne" diyerek mental olarak derealize bir insan topluluğu beklentisi değil.Her birey her an ne ontoloji ne epistemoloji yapmak zorunda değil zaten.Bu belki sadece kıtacıların ya da belki fransız entellerinin mastürbasyonu olabilir. Ama eminim benim için korkunç bir görüntü olarak anılır.Her sahipli öğrenime, en azından bir "acaba yüzdeliği" bırakmak gerektiğini düşünüyorum.Kutsalların birçoğu(din,dil,oğuzluk vs.)benim de sahiplendiğim kutsallar. Ancak kutsalları, benlik adlı bilinç ve bilinç öncesi hâli otokontrol sanrısı olabilme ihtimali olan (bkz:kontrollü halisünasyon/Seth,2016/.https://aeon.co/essays/the-hard-problem-of-consciousness-is-a-distraction-from-the-real-one) bilinçaltı hâli ise tamamen bizden bağımsız olan üç gözlü odaya kilitleyip yine eleştirel olmayan kalıp ve örtüşen deneyimlerle beslersek hiçbir yere varamayız.Aksine hata payı bırakılan şeyler yeni sorular doğurabilir ve hata payı mevcut hâllerini sürekli olarak her alımlayıcı bireyde yeniden yapılandırır. Evet bu biraz rölativizme kapı aralayan bir yapı ama

Leibniz,evrenin işleyişindeki ahengi ve güzelliği açıklarken şuna benzer bir benzetme yapar:

Bir tabloyu çok yakından incelediğinizde, sadece renkli noktalar, dağınıklık ve hatta çirkinlik görebilirsiniz. Ama tabloya uzaktan ve bütün olarak baktığınızda, bu noktaların bir uyum ve düzen oluşturduğunu, hatta estetik bir güzellik taşıdığını fark edersiniz. Bu düşünce bize kesitsel görüşlerin bütüne ve bir tekilliğe hizmet ettiğini ifade ederken mercek değiştirmek ile kaotik düzlemi de görebileceğimizi belirtir.İşte düşüncelerde bırakılacak hata payları,sınırlı empatiye sahip kesitlerimizin sinapsları gibi düşünülebilir. Böylelikle daha büyük bir amacın nesnesi olma fırsatı doğar ve nihahi amaç veya kutsallarımız kurumayacak bir pınar gözü gücü kazanır. Yani eleştirel bir pay bırakmak aslında kutsalları yok etmek değil onu geleceğe taşıyarak yaşatmak demektir.Bilmek, bizim bu genel şablonlarımıza tıkayıcı bir etki yapar.Fakat farkında olmak veya farkındalık,insanları tam olarak kestiremese de bir şeylerde yanılma payı bırakır ve buna ilave olarak ayrım denilen kavramı ortaya çıkarır. Yani farkındalık aynı zamanda bize tasnif etme potansiyeli de yaratır. Piaget'e göre 
deneyimler beyinde şemalar olarak yerleşir ve yeni şemalar ile dengesiz hâle gelerek bilginin üzerine yenisi eklenerek yeni bir inşa süreci başlar.Nihayetinde yeni bir şema oluşur. Bu tür son basamağına gelmiş şemalar insanda "güven" hâlini doğurur.Bir deneyim hâli "evet ben bunu biliyorum korkulacak bir durum söz konusu değil"yorumuna benlik bir sütun olarak yaslanır.Ancak farkındalık hâlinde kişi dengesizlik fazında kalır bu eleştirellik,yaratıcılık ve tasnif yeteneği demektir.Farkındalık;beynin mevcut bilginin ve durumların yanlışlarını elemesiyle o bilgiye yeni ve geçerli bilgileri raptederek hem mevcut bilginin bir katmanda muhafazasını sağlar hem de gelişim seyrinde yeni ürünler ortaya koyar.Bunları yaparken ayrımları da ayrı bir zihinsel çekmeceye koyar. Farkındalık da bir bilme hâli denilip daha büyük bir bilme kümesi içine sokulabilir.Ama farkındalığı bilgideki "bilme" hâlinden ayıran nokta bir "bilememe" hâlini de beraberinde getirmesidir.Bu beraberlik farkındalığın dualitesiyken bana göre bilmedeki "bilme" hâli bilmemenin bir bütünü değil ayrık bir hâlini ifade etmektedir.Dolayısıyla bu itiraza böyle itiraz edebilirim.Tüm bunlardan hareketle insanlara büyük bir önerim olmayacak elbette ama konuşurken veya üzerine düşündükten sonra "farkındayım" eylemini "biliyorum" eylemine tercih etmenin daha mantıklı olabileceği kanaatindeyim. Ya da "biliyorum" eylemini bu yazı sonucu artık "farkındayım" gibi kullanmak bile işlevsel olabilir. Ya da bilmek ve farkında olmak arasında bir "ayrım" yapabilecek farkındalığın olması bile benim için yeterli gelebilir. :)

Dipnot: Vâkıf olmak ve hâkim olmak arasında da bu saydığımız özelliklere benzer ama içinde ayrım olan noktalar vardır. Hâkim olan bir kişi bilgiyi yönetecek ve yön verecek şekilde hem içinde hem kuşbakışı olarak bilginin planlayıcısı,yöneticisi ve uygulayıcısı şeklinde ayrı ayrı rollere bürünebilir. Vakıf olan çoğunlukla ya bilir ya uygular ama öğrenciye daha yakındır. Oysa hâkim olan ustaya daha yakındır. Kelimelerin kabul gören ve bir anlamının diğerini de kapsadığı sözcükler semantik bir sorundur. İnsanlar, bir anlamın kastını daha yakın anlaması için hem verilen anlamı hem de aksedilen farkları daha iyi bilmelidirler.

21 Temmuz 2025 Pazartesi

Çivilenmiş

 Bir daha hiç kımıldamayacakmış gibi görünüyordu. 

Etrafını dedikodular kuşatıyor başkalarının deneyimleri bazen uğultu bazen kakofonik bazen doğrudan olacak şekilde duyuluyordu. Duyulmayanlar işitmeydi belki tamam ama ses perdeleri yükseldikçe iddialı söylemler, her iletişimde yeniden yaratılan karakterler kişisel çemberini daraltıyordu. Oysa yanındaki pencereden yağmurların önce hilânine sonra çatısına hücum ettiği bir şadırvanı izlemek istiyordu. Şadırvan, etrafından gün içinde belki binlerce insan geçen etrafı sandalyelerle ve kafelerle çevrili belki biraz etrafında yeşillik barındıran cinstendi. Kafeler, pepsi dolabı, pepsi semsiyesi, algida şemsiyesi, birkaç tabela, optikçi ve bir de fotoğrafçı... İzlediği şadırvan ne kadar da şadırvana yakışan bir yerdeydi.Üstelik "bu su verir serinletir ve abdest alırsın"denilen işlevsel tanımlarını da yağmur bozuyordu.Yağmurlar şemsiyeleri nasıl harekete geçiriyordu.O kımıldayamıyor,iki kızın sesi belki kalkan olur diye eline aldığı kitabına taşıyordu.Kızlar sürekli yeni şeyler konuşuyor formunda aynı şeyi yineliyorlardı:"Ben farklıyım".Aklı almıyordu bu cümle dilin başka kelimeleriyle nasıl kabul edilebilir bir hâle geliyordu.Bir de sürekli kendini yeniden tanımlamalar vardı."Hiç bitmeyecek mi bu kuşatma" diye düşündü. Zaten kıpırdayabilse oradan kaçacak ama çivilenmiş gibi tüm bu seslere maruz kalıyordu. Dediğim gibi işitme mesele değildi ama istemese de dinliyordu. Kulak misafiri kelimesinin böyle durumlarda bir martaval olduğuna inanıyordu. Kendisi misafir olmuyor aksine iletişimlerle saldırıya uğruyordu.Neyse ki yakındaki kızlar kalktı.Oturduğu,ama şimdi çivilendiği desek daha doğru olur, mekanın gediklisi olan kedi garip bir miyavla sandalyesine atladı.Hareketsizlik sürekliydi, süreklilik nasıl hareketsizdi? Bunu düşünürken kedi sesi kısılmış bir traktör mırıltısıyla karnına uzandı ve uykuya daldı.Sabit kaldığı pozisyon biraz içeriyi biraz dışarıyı görür şekildeydi.Yol görünüyordu.Bir yandan da yolda eskiden kuş vurduğu lastik sapanları anımsatan bir yuvarlak Y içinde çöp kutusu görünüyordu. Şemsiyeleri görüyordu ama üzerlerine keyfine göre etiket yapıştırıyordu.Çiftler, arkadaşlar, işleriyle sevişenler, nadiren emekliler.Çivilenmek bir ses hassasiyeti mi yarattı bilinmez genelde konuşulanları duyuyordu.Pencere ardında ve iki kat mesafe farkı olması bir şey değiştirmiyordu. Halen duyuyordu. Mesela çiftler içindeki erkeklerin kızlara yalandan vaatlerini duyuyordu. Bu yalan türü kadim gecmişimize uzanan bir yalan türüydü.Erkek, güzel bir gelecek hayali kurar ve kız da buna inanır. Bazen inanmasa bile inanır.Nasıl ki kedi bu mekana gedikliydi maalesef bu yalan da kabullerimiz sayesinde bizimle gedikliydi.Ya da şu emekliler mesela. Çalışma hayatları bitmiş ama kazanma hayatları halen faaliyette görünüyor.Emeklilik, akışa müdahalenin azalması gerektiği zamanlarken yoldan geçenler akışa daha fazla müdahil olma derdinde.Niye sürekli dünyayı ve insanları biçimlendirme hallerinin bir tokluk sınırı yoktur ki? Emekliler, işten emekliler evet ama yaşamdan emekli olmaya ufacık meyilli değiller.Çivilenmişin kastı "ölsün emekliler!" diye bir slogan değildi elbette. Ama slogan: "biçim vermeyi ve tasarımları kesin emekliler!" olabilirdi. Bir de şu işleriyle sevişenler vardı. Eğer bunlar sevdikleri işle meşgullerse şemsiyeleri şeffaftı. Ama bir de görünmez şemsiyeleri olan işkolikler vardı. Bunlar para denilen benzinin sarhoşu olmuş bir müptela gibi yürüyorlardı.Çivilenmiş, sahte alkolün insanları kör ettiğini biliyordu. Ama bunların yolda kör bir vaziyette nasıl yürüdüklerine akıl erdiremiyordu. Bunların körlüğü sanırım yola değil yoldaşlarınaydı. Bir şemşiyelerini yarabilse bunların ailesine, akrabalarına, dostlarına ve topluma gözlerinden karanlık saçtığını görecekti. Sorun yalnız kendi karanlıkları değildi. Bu karanlıklarının bir de emperyal yönü vardı.Bunu besleyen de para dedikleri benzindi.Çivilenmiş, onları da gözlerinin önünden süpürdü. Sonra içeriden sesler yine yoğunlaştı.Kedi uyandı, öteki masalarda birbirine kur yapan çiftin yanlarına gitti.Kız galiba kedileri çok seviyordu. Erkek, kediyi yem veriyormuş gibi çağırdı. Elbette yalandı.Sonra hava açıldı, yağmur durdu ve mekanda ışıklar yandı. Merdiven basamaklarından ela gözlü bir kız yaklaşıyordu."Uykuda karabasana yakalanmışsan ve bir noktanı hareket ettirirsen uyanırsın."Bu düşünce aklından geçiyordu. Kız yaklaştıkça yüzük parmağı çözünüyor ve oradan yayılan bir devinim sanki büyük bir gerilimle vücudu sarsıyordu. Kız yanaştı, yaklaştı ve "merhaba" diye seslendi. Çakılmış, çözülmüştü. 

Derhal ayağa kalktı ve...

Benliğe Dönüş


 En azından hangi hayvana dönüştüğümü bilmeliydim. Güçlü olduğumu hissediyorum. Duyusal hassasiyetlerim keskin, koşunca yorgunluğum birkaç derin solukta geçiyordu. Nedensiz o kahverengi yahut gri renkli şeyin susuzluğunu hissediyordum.Kemik kırmaya aş erecek ne olmuş olabilirdi ki? Sanırım bulunduğum ortam dağlardı ya da derin dehlizleri olan ormanlardı. Dağlar, çok yüksek ve kürküme rağmen soğuktu. Ormanlar, çok derin karanlığa çalacak kadar gridendi. Sanırım diyorum çünkü her şey gözlerimin önünden kesitsel geçiyor. Bir bütünlük oluşturmakta zorlanıyorum hep bir resim sonra alakasız bir başka resim...Hissediyorum benden daha büyükler var burada böğürmelerinden belli ya da avların acı çığlıkları dehşetin reklamını iyi yapıyor. Evet evet... En gerçekçi hissim korku ve dehşet. Üstelik bir yırtıcı olduğumu sezsem bile pençeleri benimkinden büyükler var, boynu kalın olanlar ormanda hüküm sahibi. Ama korku... hepimizi yöneten iklimin adıydı korku... Çünkü onlar da ben de yırtıcı olsak veya saltanat sürüyor görünsek de kendi içimizde ve bazen açlığa karşı ve doğaya karşı ürkmüş biçimde delice titriyoruz.Sürüler ve yalnızlar var. Doğum var ölüm var. Bunların çoğunun kokusunu alıyorum. Geçenlerde griden kahverengiye doğru bir resim karesi hatırlıyorum.Bu epey uzun bir kesit ama nedeni ne bilmiyorum.Sanırım şu ot yiyenlerden birini gördüm. İçimdeki açlık deli gibi bağırdı. Onu küçük yuvasına girmeden yakaladım. Bana yalvarır gözlerle baktı sanırım ona zalim göründüm çünkü tüylerimin altında bir yerlerde bu his yerleşti. Fakat ikimizi de bu duruma sokan korkuydu. Açtım şimdi ve korkuyordum.Korku, bugün beni zalim onu masum yaptı ama yarın böğürenlere karşı beni masum yapabilir ya da dağda zemheriye yem olabilirdim. Yine de zalim miydim? Biliyorsunuz düşünce sahibi değilim belki ama hislere sahibim.O dişlek, kaçar gibi olunca sonunda dişlerime sıvı doldu. Kesitlerden hatırladığım acıkıp amacıma ulaşınca hareketsiz yatan bu diğerlerinden garip bir sıvı akıyordu. Rengini bilmiyorum belki gri belki kahverengi...Aslında ormanla o günkü işim o kesitte bitmişti. Dağlara yönelmem gerekti. Ama sıvı akıtan ve hareketsiz duran ot yiyenin birkaç küçük yavrusu başlarını gösterdi. Korkuyorlardı bunu kokularından anlıyordum. Ama doymuştum. Yuvaya uzun ve gergin bir etçil sürünüyordu. Aç değildim belki ama onu ısırmak istedim. Onu parçaladım ve o da beni soktu. Yavrular bugünlük kurtuldu. Yavrular kurtuldu, ama annesizlik onları soktu; ben doydum ama tokluk beni soktu. Zehrin etkisi halen devam ediyor. Normalde sokulunca birkaç günde geçerdi ama aylar önce yaşadığım bu şey benim vücudumu acıdan kıvrandırdı. Zehir miydi bu etki yoksa başka bir şey mi? Durun bir dakika! o sesler ne?Az önce birkaç kükreme duydum koşuyorum, düştüm ve şimdi sırtımda pençeler var.Boğuluyordum. Beni derin bir soluk bu kabustan uyandırdı. En azından hangi hayvana dönüştüğümü bilmeliydim: 

Bir ölüm sonrası insanmışım

Esir Bir Asker



 Pencereden dışarı bakmak zorunda kaldım. Ellerimi bağlayan ipsizlere direncim kırıldı. Beyaz bir ışık gözlerime girince kafama gözlerimden bir bıçak saplanır gibi oldu. Ters kelepçeydim ayaklarım bağlı. Depoda geçirilen iki ayın ardından bu aydınlık midemi bulandırdı. Bu da ipsizlerin bir eziyet şekliydi sanırım. Güzel sıfatına uyan şeyler üzerinden nefret uyandırmak. Beni sürüyüp depoya tıkmalarını istiyordum. Pencere istemiyordum. Işığa, gökyüzüne ve yeryüzüne  bakmak da istemiyordum. İpsizlerin penceresi kabusa açılıyor. Bir an evvel beni apar topar depoya tıkmalılar. Belki dudağımı patlatırlar ya da kaşımı düşüren bir yumruk...Beni uykuya itecek, rüya penceresinden dışarıya bakmamı sağlayacak bir yumruk. Esaretse o da benim olmalı onların değil. Pencerenin kesitine bakmaya direnip ipsizlerden birine kuvvetlice tükürdüm. Sonra boynumun kökünden küt sesi.. Beyaz örtüye mürekkep dökülmüş gibi yayılan dipçiğe bağlı bir aydınlık ve akışkan karanlık... ve rüya ve özgürlük.

Sonra yüzüme bir kova su çarpıldı.

Balıkçı


Taşı aldığı gibi fırlattı. Kıyıda esen rüzgar ona bir falso verip suyun üstünde birkaç kez sektikten sonra düştü. Su taşı yutmuştu. Ama yutarken soğurduğu taştan da bir baloncuk doğurdu. İlginçti. Aklına bazı yıldız türlerinin yok olurken yepyeni bir cüce gezegeni var etmesi geldi. Küçücük bir baloncuktu ve patladı. Sonra kulübesinde döndü hayli çalışmış ve yorgun düşmüştü. Balıklarıyla ziyafetini çekti. Masada gergin gecelerde kırdığı kül tablası ve birkaç bayat sigara vardı. Sönmüş izmaritler yeni bir yangın bekliyordu. "Bir dakika bu aynı balon ve yıldız gibi" diye düşündü ama iyice delirdiğini fark edip oltasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Durunca ahmaklara özgü düşünme hastalığına yakalanıyordu o hâlde çalışmalıydı.

30 Nisan 2025 Çarşamba

Dedem ile Bir Anı


Yıllar 2006'yı gösteriyordu.Ben o zamanlar muhabbet kuşu hastası kedi delisi bir çocuğum.Bir hayvan sevgisi almış gidiyor içimde.Babama bir ısrar ama adam çalışıyor market boş kalmaz.Sonra neneme söyledim o dedemin Eminönü'ne gideceğini oradan alabileceğimizi söyledi.Ben babamdan onay aldım tuttum dedemin elinden.Kedimiz Çakmak demir gıcırdayan kapıyı açınca bir "miyav" seslendi.Sonra ver elini Eminönü.Mevsimlerden yaz, bir İstanbul öğlesiydi havada martılar salvo atıyordu.Ben dedemle pet shopa varınca hemen kuş alacağız sandım.Bir çift fiyatı sordu dedem.Eski kuşçudur,güvercin uçurur İspir Ahmet derlermiş lakabına.İspir adı bir güvercin türünden dolayı herhalde.Kuşcu kahvelerinde yeni türler alır damda uçururmuş nenem ise bu durumdan hiç hoşnut olmazmış.Mizar-Nizip arası yürür uzun yol arşınlar dökülen bacak kıllarını ise köse olmaya değil sürtünmeye bağlardı.Dedem garip adamdı.Gençliği yoksulluk içinde geçmiş,babası askerde yalan bir haber yüzünden intihar edince annesi amcasının karısı olmuş.Bunu dinleyince üzülürdüm dedeme.Böyle bir çocukluk geçmiş,annesinin amcasından yediği dayaklarına şahit olmuş çocukken belki özgüveni bundan kırılmış belki bundan dolayı nenem tarafından "erkek" konumunda görülmemiş eski nesil bir adamdı.Dedemin öz ve üvey kardeşleri varmış üveyler amcasından öz ise ne yapardı bilmem.Ama anımsadığım "kuttuk"(küçük) Hayri derlermiş.Babamın dediğine göre güçlü adammış ve birini de vurduğunu duymuştum.Dedem bu şartlarda büyümüş saf ve pısırık kalmış ama yine de güçlü bir anne sayesinde kız almış aile kurmuş.Nenemi çok paraya aldığını söylerdi.Sonra bu güçlü kadın figürü neneme devrolmuş.Dedem eski kuşçudur dedim ya asıl mesleği şoförlüktür.Antep-Nizip-Uluyatır arası mekik dokur, kâh arabayı sürer kâh muavinlik yapar,geldiği gittiği yerlerden kendince eşyalar getirirmiş.Dedemin eşyaları ve saçları 80'ine kadar kıymetli kaldı.Mesela teyip mi aldı.En iyisi dedeminkidir.Aynısından alsan yine de dedeminkidir.Bu aklı salim kaldığı son döneme kadar geçerli bir kural olarak kaldı.Bazen köy damlarında türkü söylerken duyardım dedemi.Sanırım niyeti bir aşık yahut türkücü olmaktı bilinmez.Sonra akıl sağlığı bozulunca yaşadığı sanrılar bunu destekler.Pavyonda türkü söylediğini yapımcıların pesinden koştuğunu falan dillendirirdi bu sanrılar...Nenem yaşarken dedem ona gaddardı ama ölünce eksikliğinden dolayı sanırım duyguları canlandı, hüzün dedemde nenemin hatırası olarak kaldı.

Neyse Eminönü'ne dönelim kuş dükkanda kaldı, adam çiftine yirmi ytl bir fiyat verdi dedem satın almadı "hadi gidelim"dedi namaza yürüdük.Yaşım sekiz önümde telaşla cumaya yetişmeye çalışan insanlar ve garip geldi Valide Sultan Camii.Ardından kuşçuya döndük.Dedem yine fiyat sordu,ben unuttu sandım meğer fiyat kırmakmış niyeti.Ama ben ise fiyatı adam yerine söyleyince elimi sıktı ve kızdı homurdandı ve verdi yirmi ytl'yi.Aldık kuşları bende bir sevinç ama o kuşlar da kuş gribi yüzünden korkudan uçuruldu ayrı mesele.Bugün sabah dolaylarında ebediyete intikal etti dedem,ben ise anısı yaşasın diye bir anımızı dokudum.İyi yaşadın dede,en azından yetişkin ve ileri yaşların gamdan yoksun geçti.Trt'yi izlerdin, haberleri dinlerdin,aşk dizilerinde ana tespit olarak başrollere"bu bunu seviyor" diyerek dizileri daha  başlamadan bitirirdin.Kağıt severdin pişti yahut pimpirik ve bir de ellerimizi birbirimize vurduğumuz  sıra vurana gelince kaçırdığımız "mesten" oyunu vardı.Kağıt falı bakardın tutmayınca bir kağıdı alttan üste çekerdin lafın gelir fal tutardı.Aklımda nenemle kavgalarınız, yalandan boşanma girişimleriniz kaldı.Bunları hep tebessüm ile hatırlarım,iyi miras.Sıskaydın ama sertti kemiklerin,parmağın değince kemiklerim acırdı.Ama yine de iyi adamdın,kendi hâlinde zararsız adamdın.Bir saatin vardı hatıra ama onu da kime verdin kim bilir?Öyle ya saatsiz bir yere gittin saatle ne işin olacaktı ki...Ama bir hatıra gerek bana o yüzden ölümüne yakın bize geldiğindeki mahcup gülüşlerin hatıramda bana senden yaren olacak rahmetini o tebessüme gömdüm fatihanı o taşıyacak.

Özgünlüğün Olumsallığı: Anlamanın Sonsuz Yanılsaması

Bir metni anlamak… Kulağa sade gelen bu eylem, aslında insanın kendisini anlamasının en karmaşık biçimidir. Çünkü anlamak hiçbir...