30 Nisan 2025 Çarşamba

Dedem ile Bir Anı


Yıllar 2006'yı gösteriyordu.Ben o zamanlar muhabbet kuşu hastası kedi delisi bir çocuğum.Bir hayvan sevgisi almış gidiyor içimde.Babama bir ısrar ama adam çalışıyor market boş kalmaz.Sonra neneme söyledim o dedemin Eminönü'ne gideceğini oradan alabileceğimizi söyledi.Ben babamdan onay aldım tuttum dedemin elinden.Kedimiz Çakmak demir gıcırdayan kapıyı açınca bir "miyav" seslendi.Sonra ver elini Eminönü.Mevsimlerden yaz, bir İstanbul öğlesiydi havada martılar salvo atıyordu.Ben dedemle pet shopa varınca hemen kuş alacağız sandım.Bir çift fiyatı sordu dedem.Eski kuşçudur,güvercin uçurur İspir Ahmet derlermiş lakabına.İspir adı bir güvercin türünden dolayı herhalde.Kuşcu kahvelerinde yeni türler alır damda uçururmuş nenem ise bu durumdan hiç hoşnut olmazmış.Mizar-Nizip arası yürür uzun yol arşınlar dökülen bacak kıllarını ise köse olmaya değil sürtünmeye bağlardı.Dedem garip adamdı.Gençliği yoksulluk içinde geçmiş,babası askerde yalan bir haber yüzünden intihar edince annesi amcasının karısı olmuş.Bunu dinleyince üzülürdüm dedeme.Böyle bir çocukluk geçmiş,annesinin amcasından yediği dayaklarına şahit olmuş çocukken belki özgüveni bundan kırılmış belki bundan dolayı nenem tarafından "erkek" konumunda görülmemiş eski nesil bir adamdı.Dedemin öz ve üvey kardeşleri varmış üveyler amcasından öz ise ne yapardı bilmem.Ama anımsadığım "kuttuk"(küçük) Hayri derlermiş.Babamın dediğine göre güçlü adammış ve birini de vurduğunu duymuştum.Dedem bu şartlarda büyümüş saf ve pısırık kalmış ama yine de güçlü bir anne sayesinde kız almış aile kurmuş.Nenemi çok paraya aldığını söylerdi.Sonra bu güçlü kadın figürü neneme devrolmuş.Dedem eski kuşçudur dedim ya asıl mesleği şoförlüktür.Antep-Nizip-Uluyatır arası mekik dokur, kâh arabayı sürer kâh muavinlik yapar,geldiği gittiği yerlerden kendince eşyalar getirirmiş.Dedemin eşyaları ve saçları 80'ine kadar kıymetli kaldı.Mesela teyip mi aldı.En iyisi dedeminkidir.Aynısından alsan yine de dedeminkidir.Bu aklı salim kaldığı son döneme kadar geçerli bir kural olarak kaldı.Bazen köy damlarında türkü söylerken duyardım dedemi.Sanırım niyeti bir aşık yahut türkücü olmaktı bilinmez.Sonra akıl sağlığı bozulunca yaşadığı sanrılar bunu destekler.Pavyonda türkü söylediğini yapımcıların pesinden koştuğunu falan dillendirirdi bu sanrılar...Nenem yaşarken dedem ona gaddardı ama ölünce eksikliğinden dolayı sanırım duyguları canlandı, hüzün dedemde nenemin hatırası olarak kaldı.

Neyse Eminönü'ne dönelim kuş dükkanda kaldı, adam çiftine yirmi ytl bir fiyat verdi dedem satın almadı "hadi gidelim"dedi namaza yürüdük.Yaşım sekiz önümde telaşla cumaya yetişmeye çalışan insanlar ve garip geldi Valide Sultan Camii.Ardından kuşçuya döndük.Dedem yine fiyat sordu,ben unuttu sandım meğer fiyat kırmakmış niyeti.Ama ben ise fiyatı adam yerine söyleyince elimi sıktı ve kızdı homurdandı ve verdi yirmi ytl'yi.Aldık kuşları bende bir sevinç ama o kuşlar da kuş gribi yüzünden korkudan uçuruldu ayrı mesele.Bugün sabah dolaylarında ebediyete intikal etti dedem,ben ise anısı yaşasın diye bir anımızı dokudum.İyi yaşadın dede,en azından yetişkin ve ileri yaşların gamdan yoksun geçti.Trt'yi izlerdin, haberleri dinlerdin,aşk dizilerinde ana tespit olarak başrollere"bu bunu seviyor" diyerek dizileri daha  başlamadan bitirirdin.Kağıt severdin pişti yahut pimpirik ve bir de ellerimizi birbirimize vurduğumuz  sıra vurana gelince kaçırdığımız "mesten" oyunu vardı.Kağıt falı bakardın tutmayınca bir kağıdı alttan üste çekerdin lafın gelir fal tutardı.Aklımda nenemle kavgalarınız, yalandan boşanma girişimleriniz kaldı.Bunları hep tebessüm ile hatırlarım,iyi miras.Sıskaydın ama sertti kemiklerin,parmağın değince kemiklerim acırdı.Ama yine de iyi adamdın,kendi hâlinde zararsız adamdın.Bir saatin vardı hatıra ama onu da kime verdin kim bilir?Öyle ya saatsiz bir yere gittin saatle ne işin olacaktı ki...Ama bir hatıra gerek bana o yüzden ölümüne yakın bize geldiğindeki mahcup gülüşlerin hatıramda bana senden yaren olacak rahmetini o tebessüme gömdüm fatihanı o taşıyacak.

2 Haziran 2024 Pazar

H Harfinin Metafiziği

Bazı dinlerde İslam ve Budizm gibi H harfinin gerek manevi olarak trans hâliyle nirvanaya ulaştırması gerek islamda huu, hay diyerek yaratana karşılık gelecek şekilde zikir etmek bana hep ilginç gelmiştir. Mesela nefes çıkarırken H harfiyle çıkarmakla rahatlama durumları bu sesin kutsal bir ses olduğunu sezdiriyor sanki. Canımızı teslim ederken bile son faaliyetimiz olacağı düşünülünce H sesindeki meçhul yan ilginçleşiyor. Bunların dışında nefes meditasyonlarında sürekli olarak nefes verirken gırtlak kökenli sakin nefes verişler H harfinin ya da H ile başlayıp yanına getirilen değişken eklerin (-u, -um, -ım,-om,-ay) insanı sakinleştirmesi bende garip bir şekilde insan bedenine dair ilahi mesajlar veriyor olabilir mi düşüncesini doğuruyor. Sahiden de H harfi basit bir gırtlak ünsüzünden öte hem kendi başına hem yanına gelen eklerle insanı somut olarak rahatlatan ve bana ardında ilahi bir etki aratan garip bir harf... Türkçenin dışına çıkıp dünyadaki diğer alfabelerin de bağlamında değerlendirince özellikle Arapça, İbranice ve Amharic dilleri gibi sami grubuna ait dillerdeki bazı benzer ünsüzlere de rastladım. Bunlar kaf ve ayn olan ve kökeni sanki gırtlakmışçasına gözüken ünsüzler evet bu açık bir gerçek. Ancak bu ünsüzler, H harfi gibi sürekli değil ve dilediğimiz kadar çıkaramıyoruz. Hem sürekli hem hem sızıcı olması H harfini bambaşka bir düzleme oturtuyor. Gariptir ama sanki bütün matematiğimizin bağlı olduğu sistem çarklarından birisi gibi hissediyorum. Maksadım kesinlikle her şeyi bir harf tekilliğine indirgemek veyahut hurufilerinki gibi garip fikirler ardında toprağı eşelemek değil. Sadece bir harfin bana ilginç gelmesi ve bu harfin yapısını kendimce çözümlemektir. Bununla birlikte H harfinin kültürel anlamda pozisyonuna bir bakış atarak insan yaşamındaki bazı noktalarına değindim. Dillerin insan bilincindeki etkisi ilgimi çektiği gibi dilin metafiziksel olabilme ihtimali de ilgimi çekiyor. "Metafiziksel şeyler sadece rüyalar ve mucizelere indirgenemeyecek ölçektedir. Başka şeyler de insana merak kamçısı vurabilir"düşüncesinin bir ispatı da bence dilin ve onun içindeki örnekteki gibi H harfinin metafiziği , onun tarafımca incelenmiş fonetiği ve sosyal yaşamdaki konumu olabilir.

1 Haziran 2024 Cumartesi

Haritacı Düşünme

Yarışta önde olmak her zaman önde olmak değildir. Daha iyi bir haritası olan her zaman kazanır. Bir mahalleyi iyi bilen kedi kuştan daha fazla yol katetti diye kuş bakışına sahip olamaz. Elbette bir kedi ağaca çıkar ya da tepeden bakar ama bu yine de kuş bakışı olmaz çünkü her anlamda kesitsel bir durum, kedi bakışı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Haritacı zihinler, her zaman öz toplayan arılar gibi çalışır. Her durumun, her olayın ve her kişinin bulunduğu konumu,ittirdiği domino taşını veya ivmelendiği yönü hesaba katarak bilgileri alır ve işler. Olayların kesitsel gerçekliği ile bütünsel gerçekliği arasındaki farkı görür ve alacağı aksiyonu ona göre belirler. Bu zihinler, gereksiz bilgileri filtreleme konusunda uzmandır. Bir görüntü kirliliği eğer bütünde uyuma dahilse onun için önemsizken uyuma müdahil olmuyorsa da onun için önemsizdir. Leibniz'in tablodaki karmaşanın sadece ona olan mesafemizle ilgili olduğuna dair yorumu haritacı düşünürler için pratik bir gerçeklik içermektedir. Haritacı mantığın ana iskeletini oluşturan bir diğer unsursa olay ve olgulara yalnızca an perspektifinden bakmaması ve zaman bazında da geçmiş şimdi ve gelecekte olmuşlar, olabilirler ve olanlar arasında bir etkileşim kurma potansiyelini ellerinde bulundurmalarıdır. Bir olayın dününü vardayıp yarınını yordayabilir ve bunu bugünün anına, mekanına bağlı zihinlere aşılayıp kendi kanallarında diğerlerinin düşüncelerini de kendi potalarında rahatlıkla eritebilirler. Bana göre dünya vatandaşları, dünya bu kadar küreselleşirken ve veriler korkunç,önü alınamaz, bir şekilde artarken bu yöntemi denemelidir. Nicel verilerin bombardımanına maruz kalarak sürekli yeni bilgilerin açlığını hissetmektense doymuş ve zamanla pratik olan faydacı nitelikli veriyle kısmen aç kalmak bizi daha vizyoner yapabilir. Ayrıca dönüşümcü zihinler olmamızın da altyapısını oluşturabilir. Böylece bir at olup at gibi dört nala koşmaktansa bir binici olup atı dilediğimiz yöne veya gerekli olan yöne koşturma becerisini elde edebiliriz. Böylece gereksiz ayaklı kütüphanelere karşı bağışıklık kazanmıştır oluruz. Onların dağlar, okyanuslar olan kesitsel birikimlerine karşı daha farklı bütünsel açılardan bakma özelliğimiz ile en doğru bilgilere daha yakın bir hizada durabiliriz.

28 Mayıs 2024 Salı

Demirbilek Ratlay

1

Galiba zehir bilincin ta kendisiydi var olmaktı.


Uyandı ve odasına bakındı takvim 3412 yılının mart ayını gösteriyordu. Dünyada bir dolu savaş sonrası medeniyet eskisi gibi bir hâl almış sokaklarda bir dolu açlık, sefalet yoksul ve sefil hayatlar baş gösteriyordu. İnsanoğlunun marsa yerleşiminin beş yüzüncü yılı kutlanıyordu. İşte böyleydi bir yanda sefil uçurumlar bir yanda ise göğü delen arşa yükselen yapılar. Sınıf ayrımı hiç bu kadar fiziksel olmamıştı. Dünya ilk gelişim evresini tamamlamıştı. Artık kaynakların tamamından yararlanabiliyorduk. Doğa olayları artık lehimize dönüyor ve bize enerji veriyordu. Ama yine de doyumsuzduk yetmiyordu. Doymuyorduk, susmuyorduk ve hep istiyorduk. Bunu atalarımızın günahı olarak çekiyorduk. Bir kere bize muhakeme ve algılama becerisi verilmişti. Bu iki lanet önce güzellikler hediye ederdi. Mutluluk gibi sevgi gibi tatlı gibi... İşte uyuşturucunun enjeksiyonu güzel bir şekilde yapılır. Sonra ise insanlar yoksunluğunu yaşardı. Hep daha mutlu olmak ister hep sevilmek isterdi. Yoklukları ise zıtlıklar ile hileleri ve kötülükleri doğururdu. Tüm suç var olmaktı. Aslında var olmasak tüm bu güzel şeyler olmazdı. Bunlar olmasaydı olmayışlarından canlanan duygular kaotik bir dünya yaratmazdı. Tüm suç farkındalık , bilmek ve tatmak. Sevgi olmasaydı nefret hiç doğmazdı. Ratlay , bir yıl önceki olayların muhakemesini yapıyordu. Neden aile böyle dağılmıştı. Onların ailesi olan Kazoröz hanesi 50 oligarşik yapıdan biriydi. Babası Kont Ülger dışında aileden kritik olan da yoktu . Normal halk demokrasiyle aileleri belirlerdi. Seçimle gelenler ise 50 aile sınırında tutulacak şekilde belli konumlara hükmeder ve belli bir ordu gücüyle silah gücüne sahip olurdu. Ancak her ailenin kendi iç dinamikleri , yönetim anlayışları farklı ve her birinin farklı nitelikleri vardi. Meristokrasi ise bu ailelerden kritikler olarak seçecekleri insanları ailelerin öz kazancına göre seçerdi. Öz, en fazla insanın bir yaşam sürüp öldükten sonra yaşamının kalitesine göre bıraktığı kan cevheriydi. Çeşitlilik, öğrenme ve ahlak bakımından en zengin olanların kanındaki öz sarı renkte olurdu. Sonra sırasıyla beyaz ve siyah renkler olurdu. Aileler, ataları öldüklerinde bu özü alaşım yoluyla maddeleştirirdi. Evlerdeki enerjilerin çoğu bu alaşımlara bağlıydı. Ancak bu özün tek kaynağı elbette insan değildi. Kitaplar, bazı tablolar, hayvanlar, halkın toplu kan döktüğü enerji çukurları, özün yayılmış olduğu doğa ve dağıtım merkezi olan yıldızlar da özü bünyesinde barındırırdı. Seçilenler en fazla inisifiyatif alabilecek olanlardı. Ayrıca en güçlüleriydi.Ancak kritikleri meriktokrasi evresinde belirleyen halkın içinden lahman dedikleri 15 kişilik belirli akil ve yaşlı gruptu. Kazaröz hanesinin arması geyik boynuzuydu. En önemli özellikleri ise analitik yapıları ve zekice hamleleriydi.


2
Anlam vermek yumurtayı döllemektir.


Yatağına düşüncelerini bırakıp kalktı. Ardından sol omzuna aşınmış zırhını taktı. Sağ eline de eldivenini yerleştirdi. Yanındaki üç yakın savaşçısı Lerno, Kalpes ve Heryon'a hazırlanmaları için sinyal yolladı. Gözü odasındaki tablosuna ilişti. Bu Dünyevi Zevkler Bahçesi'ydi. Üzerinde çok durmadı. Düğmeye bastı. Kapısı aralandı. Koridordan yavaş adımlarla geçti. Babasının ona verdiği 50 kişilik bir takımın başıydı. Ancak ordusunu görevlerde hemen hiç kullanmazdı. Geçitte takım üyeleri onu selamladı. Sonra onu Heryon karşıladı biraz telaşlıydı 
- Lordum, size Güney Larniya'dan bir çağrı var. Orada lanetliler tarafından saldırılar olduğu duyuluyordu. Bu çağrı topu buyrun. Çağrı topu bir dokunmayla projeksiyon vazifesi görüp Güney Larniya lordu Kazzel'in simülasyonunu yansıttı lord korkmuş bir vaziyette
- Lord Ratlay ! Kapurgan Beyi altın noktanın son varisleri tıpkı güney renkleri gibi kan deryasına döndü babanızla ittifak halinde olduğumuzdan siz lordumdan yardım talebimi ona iletmenizi istiyorum. Kaleme kısa zamanda 200 kişilik bir ekip ulaştırabilirseniz yardımlarınızı Güney Larniya unutmayacak. 
Ratlay , harekete geçmek istedi ancak önce bu durumu babasına bildirmeliydi. Kendisi kaşiflik yapacak ardından destek kuvvetlerin gelmesi için çağrı yapacaktı. Yine de babası Kont Ülger her adımı bilmek isterdi. Geçici bir dönem kritik olmuştu. Şuan ise ileri düzey oligarşilerden birinin başıydı. Ketumdu ve kestirilemezdi. Derhal bir drone ile durumu babasına uçurdu. İletişimin çok hızlı olduğu bu çağda neden haberleşme yavaşlamıştı? Sebep tüm kanalların işgal edilebilir olmuş oluşuydu. Artık yeni bir ortaçağ teknoloji içerisinde yeşermişti. Bu sefer iman edilen ise kurguların değil olguların kendisiydi. Ratlay'a cevap iki saat sonra geldi. Babası ona asla yardım etmemesi gerektiğini eğer böyle bir durum olursa kendi bölgesini zaafiyete uğratacağını söylüyordu. Ancak Ratlay yardımına ihtiyacı olanlara sorgusuz yardım ederdi. Hele de müttefik olduğu ve bir sözle toprakların yandaş olarak bağlandığı şartları düşünürsek duramazdı. Yanına en yakınlarını aldı. Hava trafiği yoğundu. Hem de göze batabilirlerdi. Demir ormanlardan gitmek tehlikeliydi ama en hızlı ulaşım da şimdilik orasıydı. Bir karar verdi ve hız atlarına bindiler. Bu atlar fiilen canlı değildi. Ancak yapay zekalarından dolayı hisleri ve davranışlar gerçeklerinden çok farklı değildi. Ratlay, omurilik bölgesine karşılık gelecek yerden tüy boyutunda bir bakır cevheri çıkardı. Atının ağzından içeriye bıraktı. Bu enerji onu Güney Larniya'ya kadar ancak götürebilirdi. Adamları da kendilerine ödenen dijital cevherleri atlarına aktarım olarak sunmuşlardı. Ratlay , hariç diğerlerinin atlarının enerjisi kritiklerin ve oligarşilerin yaptığı hayalî cevher sözleşmelerine bağlıydı. Kritikler, dilerlerse bu enerjiyi kesebilirlerdi. Ancak daha önce böyle olaylar antlaşma zedelenmesi olacağından hiç yaşanmamıştı. Yola koyuldular. Güney , bir gün batımı kızıllığında gözlerine dağların yüksekliğinden küçücük görünüyordu. Yolculuk tahminen iki gün sürecekti. Heryon gevezeliklerine başlamıştı bile. Büyükçeydi. Hepsinden iriydi. Hızlı değildi. Sırtında iki adet ateşli jilet kılıç vardı. Lerno, her zamanki ketumluğundaydı. Kaşında bir kesik vardı. Uzun bir mızrak kullanırdı. Ancak bunu küçük bir odun parçası gibi cebinde taşırdı. Ratlay'ın en yakınıydı. Kalpes ise yolda örnekler ve izler topluyordu. Hep diğerlerinden önde giderdi. Belinde avcılarda bulunan seri çelik fırlatan silahlardan vardı. Bu silahlar aynı zamanda durum bildirme özelliği taşıyordu. Dördü birden karanlığa varmadan evvel gülüp eğleniyorlardı. Ratlay , düşünceliydi ama o da kendini Heryon'un esprilerinden alamıyordu.


3
Hiç olmasaydık hiç olmak bir kaygı olmayacaktı

İnsan yaşamı için meydan savaşlarını robotlar yapardı. Tarafların kazanma kaybetmeleri sonucu da bir can kaybı olmazdı. Bunlar sözleşmeler ve antlaşmalarla desteklenmiş şeylerdi. Öyle ki bir futbol müsabakasına benzer şekilde alanlarda savaşlar yapılırdı. Ulus kavramları şekil değiştirmiş yerini klan kavgaları almıştı. Toplumlar belirli klanlara üye olmak zorundaydılar. 20 millet vardı her milletin de kendi içinde bir siyasi yapısı vardı. Ratlay'ın ülkesi Tardeka içinde bulundurduğu oligarşik yapıların yönetimi içersinde eyaletler sistemi ile yönetiliyordu. Kendi içersinde yoğun bir otorite savaşına müsait bir iklimi vardı. Tardeka ise 6lı koalisyon ülkelerinin bulunduğu Fayra'nın kurucu üyelerindendi. Kalan 14 milletin 9u Yenki'ye 5'i ise Lafahari'ye üyeydi. Ratlay, demir ormanlara doğru at sürerken aklı bir gün bu dünyayı ortak bir şeyler etrafında birleştirme ve barışı sağlama düşüncesiyle meşguldü. Ortalama bir hızla gidiyorlardı. Hayli yol almışlardı. Demir ormanların girişine 300 km kadar -yani atların 1 saatlik yolu kadar- zaman kalmıştı. Kalpes , hızla onlara doğru dönüp geliyordu. Telaşlıydı. Derhal atını durdurdu. Ratlay:
-Ne oldu?
Kalpes: 
- Beyim, bir düzine hayduta rastladım. Dilerseniz yolu degistirelim. Yolu tuzaklıyorlar ve gördüğüm sayının fazlası da olabilir. Emirleriniz nedir?
Ratlay :
- Hızından ve izciliğinden dolayı en arkamızda sen kal biz yine aynı yoldan devam edelim sen ise bizi kaçabileceğin bir uzaklıkta izle. Bu haydutları sorgulamak istiyorum. Hem demir ormanlar hem de güncel söylentiler hakkında kulakları delik olan vahşi şeyler... Siz ikiniz Lerno ve Heryon... Heryon uyuklama beni takip edin.
Heryon ve Lerno baş salladı.
Kalpes :
-Emredersiniz beyim.
10 km sonra tuzak yapılan yerin ortasındalardı. Haydutlar, bir fişek attılar ve yaklaşık 25 haydut etrafı sardı. Haydut başı olduğu belli olan bir yarma öne atıldı:
-Haydi şunların kanlarına kaşık vuralım.
Üç arkadaş birbirine sırtlarını dayadı. Kalpes ise okunu onlara zarar gelme ihtimaline karşı gerdi. Haydutlar, durmadılar ve saldırdılar. (Savaş anı betimlenebilir.)

 

4
Boşlukta yaşayanlar boşluğa doluluk verir.

On dakika sonunda haydut reisi dışında on bir adamın ölüsü toprağın üzerinde serili bir şekilde soğuk havadan mıdır bazılarının kanı havaya karışırken siyasımsı bir hiç buharı havayla temas ediyordu. Yalvarır gözle bakan haydut başına Ratlay yöneldi.

C.

Güneşli bir güz günüydü vakit öğleden sonra akşamdan önceydi. küçük kulübesinde çiftçilik yapan C gizeminden ve güzelliğinden kendini alamadığı o uçsuz bucaksız ormanının kısmen sararmış yeşiline dalmış aklında doğanın seslerinden uydurduğu tını ve sesleri birleştirip bir müzikal yapıyordu. Günün tatlı yorgunluğu üzerine çökmüştü. Gözlerine doğru yayılan uyku ona galip gelmek üzereyken ve doğanın tınısı onu meşgul ederken ormanın patikasında bir suret belirdi. Beyazlar içinde ışıl ışıl parlayan elbiseleri sanki güneşten yansırcasına sarı saçlarıyla bir kadın silüeti gördü. C meraklandı doğruldu kadin o vakte kadar yanına yaklaştı ve kalkmasına engel oldu koltuğuna onu itti ve elinden tutup odasına götürdü. Siluetin eline değmesiyle elinde bitkiler yeşerdi. Odasındaki şöminenin önünde yanan ateşin yanındaki posta uzandilar silüet bir şeyler fısıldadı. Anlamıyordu ama her cümle şiir gibiydi. Duyuyordu ama anlamiyordu. Anlamıyordu ama zevk aliyordu. Kadın her dokunuşta onu daha da yeşertiyordu. Gövdesi ve bacakları bitkileşmişti bile... C yaprak veriyordu. Kafası ve kolları kalmıştı geriye silüete dokunmak istedi ve kolları da dal verdi. Ona ulaşmak isterken silüet onu dudağından öptü ve C'nin insan hisleri yok oldu C çocukluktan beri aşık olduğu doğanın ta kendisi oldu. Bir bitki oldu onu bitkiye çevirense bir melekti. Onu aldı ve ormanın uçsuz bir yerine ekti. Çiftlik evine güneş doğduğunda C'nin arkadaşı S kapıyı çaldı. Ses gelmeyince zorladı ve açtı. Şöminenin başında üç beş yapraktan başka bir şey yoktu.

Damgezen

Bazı hikayeler çok gariptir , inanmak zor ve imkansızdır. Onlara dinleyenler ve okuyanların çoğunluğu inanmaz . Bir kısmı inanır. Şimdi o azınlığa bir hikaye anlatmak istiyorum. Yıllar önce kasabanın birinde işlerini tarımla yürüten bir köy ahalisi varmış. O dönemlerde kıtlık yaşanıyormuş. Evler kerpiçten olup damları çatısızmış. Köy halkının insanları pek ketum yapılı ve dışardan gelenlerle fazla içli dışlı olmazlarmış. Zaten köy dış dünyaya izole bir yerde sayılırmış. Vaktiyle buraya bir okul yapılmış ve bir öğretmen atanmış. Öğretmen daha ilk günden mesleği bırakmak istemiş. Fakat idealist yapısı buna müsade etmemiş. Mesleği bırakmak istemesinin nedeni hem köy halkı hem de ders verdiği çocuklarmış . Öyle ki sosyalleşmek isteyen öğretmen köyde gezerken garip garip bakışlar onu süzüyormuş. Yahut çocuklarla ilgilense onların durgunluğu ve ürkmüş hallerinden mana çıkaramıyormuş. Gel zaman git zaman öğretmen halkla bir miktar kaynaştı . Bir gün kahvehanede oturup çayını içerken köyün akli dengesi bozuk olan bir bireyi kapıyı açıp girdi :
" - Dün gece buradaydı , dün gece buradaydı! " diye söyleniyordu . Fakat bunu fiziksel olarak sadece fal taşı gibi dönen gözleri ve ağzını garip bir hâle getirip yapıyordu. 
Öğretmen merak etti . Ama bir müddet sormaya çekindi . Deli ona verilen çayı yudumlarken şöyle fısıldadı:
Öğretmen iyiden iyiye meraklanmış ve esrarengiz bir olay olduğunu anlamış bir merakla deliye sordu :
" -Kim gelecek ? "
Deli :
Öğretmen : 
" Damgezen de kim ? "
Tam bu sıra kahvehanedekiler araya girdi :
Deli birden köpürüp kapıyı vurdu çıktı.
Öğretmen delinin söylediklerini merak ediyordu . Aynı zamanda deliyi konuşturmadıkları için köy halkının insanlarından da şüphelenmişti . Acaba kimdi bu Damgezen ya da neydi . Vakit akşamdan hallice olmuştu . Öğretmen evinin yolunu tutarken güneşin son kızıllıkları da gitgide kayboldu . Öğretmenin evi mezarlığın az ilersindeydi. Köy halkı ona bu evi tahsis etmişti. Yürümeye devam ediyordu. Uzun çamların olduğu yolda yürürken cırcır böceklerinin çığlıklar attığını işitiyordu . Mezarlığın önünden geçerken deli bir anda yolunu kesti. Öğretmen korkmuştu:
" -Ne yapıyorsun be adam çekil önümden" diye bağırdı 
Deli :
"- Yarın akşam yine gelecek diye yineledi"
Öğretmen:
" - Kim bu damgezen" dedi
Deli : 
" - Onu tanımak istiyorsan köyün çıkışındaki yaşlı kadının evine git " diye fısıldadı.
Öğretmen eve gidiyordu fakat kararını değiştirdi. Hemen hızlı adımlarla yola koyuldu . Allah'ım nasıl bir şey bu damgezen diye kafasını kemiren sorularıyla adımlar atıyordu. Kadının evine az kala evin birinin tepesinde simsiyah bir gölge gördü . Odaklanır odaklanmaz gölge kayboldu. Biraz afallayıp şaşkınlık yaşadıktan sonra yoluna devam etti. Nihayet kadının evine varmıştı. Ev ahşaptan yapılma harabe denecek seviyede bir evdi. Kapıyı çaldı . Ses çıkmadı yine çaldı bu sefer seslenmişti de kadın seslendi :
- Kimdir o
Öğretmen :
- Teyze , ben bu köyün muallimiyim . Sana bir kaç soru sormak istiyorum . İçeri girebilir miyim ? Diye sordu 
Kadın usulca :
- Gel dedi.
Öğretmen, kapıyı araladı içeriye doğru yöneldi bastığı yerler gıcırdıyordu. Koridorda yaşlı kadın onu karşıladı . Kadın orta boylarda zayıf uzun burunlu ve çökük gözaltlarına sahip yürürken tekleyen bir görüntü sergiliyordu. Ama kadının gözlerindeki karanlık öğretmeni iyiden iyiye ürkütmüştü. Oturma odasına geldiler. 
Kadın:
- Otur evladım sor ne soracağın varsa ' dedi
Öğretmen :
- Hanım teyze köydeki deliyi bilirsin bana yakın zamandır bir varlıktan bahsedip durur .Seni de bana o söyledi git ondan öğren dedi. Bu varlığın adı Damgezen'miş nedir bu nasıl bir varlıktır? Diye sordu
Kadın gözlerini ayırdı . Elleri titremeye başlamıştı. Biraz sakinledikten sonra anlatmaya başladı:
- Muallim bey , adını zikrettiğin şey bir cinnidir. Bu cinni köye musallat olmuş büyük bir kabiledendir. Çocuklar ondan çok korkar. Çünkü bildiğime göre gece yarısı damlara çıkan çocukları kaptığı gibi alıp ucarmiş. Çokça çocuk böyle kaybolmuştur evladım. Bu gördüğün divane onu görüp elinden kaçabilen tek insanoğludur.
- Ama teyzem o beni bilir diye sana yönlendirdi. Herkes bilirmiş köyde olanları oysa ki. 
- Halkımız bu konuları konuşmayı pek sevmez. Hala içlerinde inanmayanların var olduğunu biliyoruz. Dersen ki senin özelliğin ne teyze ben de sana derim ki...

Kadın elini kaldırdı ve evin oturma odasından gözüken mutfağın penceresini kapattı. Öğretmen, panikledi ve bilimsel düşünceyle "rüzgardır herhalde"dedi. Bunu düşündüğünü anlayan kadın güldü. Bir el hareketi daha yaparak bu sefer mandalı sıktı. Ardından yüzü bembeyaz kesilen öğretmene bakarak. 

- Korkma yavrum. Bizden sana zeval gelmez. Ama bir daha buraya uğrama dedi.
- Öğretmen , onay verdikten sonra aşağı indi ve dışarı çıktı. Evine doğru hızlı hızlı ilerliyordu. Evinin olduğu sokağa yöneldiğinde içini iyiden iyiye korku salmıştı. Gerek nefes egzersizleri gerekse türkü söyleyerek kaygısını bastırmaya çalıştı. Evi görme alanına girince yürümeye devam edip anahtarı çıkardı. Anahtarı hızlıca yuvasına sokup hemencecik açmaya yeltendi fakat arkasından hızla bir gölgenin geçtiğini hissetti. İnsanda bazen böyle "sanki orada bir şey vardı hissi" olur. Fakat bu sefer o kadar gerçekçiydi ki aklı almıyordu. Başka iş yapabileceğini bilse köyde durmaya devam etmez derhal istifasını verirdi. Ancak çarşıya uydurulabilcek bir hesabı da yoktu. Eve girip uzunca bir uykuya daldı. Aradan iki ay kadar zaman geçmiş köyün üzerine beyaz bir gelinlik giydirilmişti. Zemheri zamanlarıydı. Halk halen ketum halen samimiyetsizdi. Öğretmen,sabaha doğru ezan sesiyle uyandı. Okula gitmek için hazırlanacaktı. Elbisesini ütüleyip tıraşı için banyoya yöneldi ancak evinin diğer odasının tahta penceresi aniden açıldı ve içeriye giren soğuk hava koridordan banyoya teneffüs etti. Hemen gidip pencereyi kapadı. Olağandı böyle şeyler evler eski ya da kafası yoğun olacaktı ki pencereyi gevşek bırakmıştır ondan dolayı oluyordu. Öyle mi oluyordu yoksa her tuhaf şeye aklını yitirmemek için akla dayalı şeyleri gerekçe göstererek kendine soyut bir kalkan mı yaratıyordu bilinmez. Akabinde tıraşını olduktan sonra okula doğru seğirtti. Bugün okula gelen öğrenci herhalde kıştan dolayı çok azdı. Ahali fakirdi giyecek sorunu çok fazlaydı. Üzerleri ince olan 5 öğrenci soba etrafında doluşmuş birisi odun atarken diğerleri hareketle ısınmaya çalışıyordu. Öğretmenin derse başlaması gerekti ama gel gör ki bu titreme ile mümkün değildir. Biraz sonra çocuklarının sohbetini işitti. Çocuklar aralarında futbol konusuyorlardı. Kendisi de severdi futbolu eskiden lise yıllarında doya doya oynamışlığı da vardı ya ondan dolayı severdi. Şimdi sadece fırsat buldukça izleme düzeyinde ve lakırdısını yapacak kadar futbol ile ilgileniyordu. Çocuklarım futbol muhabbetleri devam ederken bir öğrenci arkadaşları Hayri'nin iki gün önce kaybolduğunu söyler gibi oldu olayı bilen diğer arkadaşları el işareti ile susması gerektiğini söylediler ama öğretmen kulak kabarttı ve sordu:
- Ne olmuş Hayri'ye nereye kaybolmuş?
Çocuklar sessiz bekledi. Öğretmen yineledi:
-Ne olmuş dedim çocuklar neden susuyorsunuz? Deyiverin
Çocuklar Kemal:
-Hucam, Hayği vadı bilir misin? Bir ara okula geldi de babası sürü gütsün atık ekek oldu deyu oluldan aldıydı
-Bilirim de hele
-Heh işte onunla bizim Nadiğ'i bilirsin
-Nadir... Şu kavgaları bitmeyen Nadir... Eee nolmuş
-Valla hocam denilene göğe, yani Nadiğ'in anlattığına göğe, bu ikisi iki gün önce akşama doğğu zeytinlikteymişle işte koyun otlat keçileğle uğğaş falan deken biğbileğine hava kağağınca oyun ede olmuşlağ işte efendim bak kağşıda bi ışık vağ, aha kağakoncul geliyoğ kağa yenkten biğ isimleğ düşünelim falan sonra...
Kemal'in sözünü arkadaşı Yahya keserek:
-Hocam boşverin bunlar korkmaya yer arıyor. bu
Babam dedi erkek adam bunlardan korkmaz. Böyle şiylere inanman diye de ikaz etti. Ama sen merak ediyorsan devamını ben anlatayım. Bu şişko peltekten dinlemeyin. Öğretmen, gözüyle Yahya'yı ikaz eder gibi bakıp onun da başını hatasını anlayıp eğmesinden sonra söze başlaması için işaret verdi ve sonra Yahya:
-Hocam, bunlar koyun güderken şakalaşıyorlar işte ama galiba bunlar bütün köve de şaka yapmak istiyor ki böyle bir oyun etmişler.

(Devamı gelecek, öğretmen olayı akla uydurmaya çalışacak ve kendisi dahil gördüklerini kitlesel bir sanrıya yoracak ve olaylar gerçek olunca hikaye karmaşıklaşacak)

Saygı Kuşatması

Saygı duymaya zorlamak da bir çeşit istismardır. Bir şeye saygı duyulması gerekiyorsa ona seni kuşatmadığı müddetçe saygı duyulur. Ama o şey seni etraflıca çerçeveleyip saygıya zorluyorsa buna kuşatma deriz. Bu durumda saygı duyulması gereken şeyler ile saygı duymak zorunda olunmayan şeyler ve gerçekten saygıyı hak etmeyen şeyleri ayrıştırmak gerekir. Bahsedilen istismar, yüksek oranda saygı duyulması gereken şeylerin insan tekelinde saygınlığından nemalanıp onu bir saldırı aracına dönüştürme eylemidir. Yani gerçekten saygınlığı olan şeyler kötü niyetli ellerde bir koyun postu ve kurt denklemine dönüşür. Sonunda saygı duyan kişi meramını anlatamaz hâle gelir. Böylece toplumdan dışlanır.Saygı duyulan şeyi kalkan yapan kötü eller ise saygınlaşır ve itibar kazanır. Bu eğri yolu doğru tutmak ile doğru yolu eğri tutmak farkıdır. Beyaz bir sayfada lacivert bir nokta ne kadar belirgindir ama aksine siyah bir zeminde lacivert belirsizdir.

Özgünlüğün Olumsallığı: Anlamanın Sonsuz Yanılsaması

Bir metni anlamak… Kulağa sade gelen bu eylem, aslında insanın kendisini anlamasının en karmaşık biçimidir. Çünkü anlamak hiçbir...